Nejat Abi tarafından yazılmış tüm yazılar

Bayrak2

Share This:

Bayrak

Share This:

Ankara Vilayetler Evi

Share This:

Ankara

Share This:

“Enerji ve Güvenlik Denkleminde Doğu Akdeniz” Konulu Tematik Panel

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü tarafından koordine edilen Sahil Güvenlik Komutan Yardımcısı Tuğamiral Cengiz FİTOZ’un moderatörlüğünde, Ankara Üniversitesinden Prof.Dr.Sertaç Hami BAŞEREN’in, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinden Prof.Dr. Levent AYDIN’ın ve Araştırmacı Yazar Nejat ÇOĞAL’ın konuşmacı olduğu “Enerji ve Güvenlik Denkleminde Doğu Akdeniz” konulu tematik panel düzenlenmiştir.

http://www.jsga.edu.tr/enerji-ve-guvenlik-denkleminde-dogu-akdeniz-konulu-tematik-panel-duzenlenmistir

Share This:

Nejat ÇOĞAL

Share This:

TÜRKİYE-AB GÜMRÜK BİRLİĞİ GÜNCELLENMELİ Mİ?

07.09.2020
Nejat ÇOĞAL

Türkiye’nin son zamanlarda gündeme getirdiği ve tam 24 yıldır uygulana gelen Gümrük Birliği Anlaşması’nın günün şartlarına uygun olarak yeniden gözden geçirilmesi taleplerinin Brüksel tarafından sıcak karşılanmaması, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni gerginliklerin baş gösterebileceği izlenimini vermektedir. Tam üyeliğe giden yolun başlangıcı olarak kabul edilen ve geçici bir dönem olarak başlatılan bu sürecin uzayıp gitmesi, AB’nin gümrük birliği ile neyi hedeflediği konusundaki şüpheleri de beraberinde getirmektedir. Acaba Avrupa Birliği, Türkiye’yi ilelebet gümrük birliği aşamasında mı tutmak istemektedir, yoksa gerçekten de tam üyeliği mi hedeflemektedir? Yani yolun sonu, gümrük birliği mi yoksa tam üyelik midir? Çalışmamızda özellikle bu sorunun cevabını aramaya çalışacağız.

Türkiye-AB tam üyelik katılım sürecinin âdeta donma noktasına geldiği bir dönemde, ABD ile AB arasında Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması imzalanmasına yönelik müzakerelerin başlaması, Türkiye’nin Gümrük Birliği uygulamaları konusundaki endişelerini had safhaya çıkarmış bulunmaktadır. Zira Türkiye, kendisini doğrudan ilgilendirecek böyle bir anlaşmanın dışında bırakılmaktadır ve bu durum, Türkiye’nin dış ticaretine yeni bir darbe vurmak anlamına gelmektedir.

Esasen sorun, Türkiye’nin tam üye olmadan AB ile gümrük birliği ilişkisine girmesinden kaynaklanmaktadır. Tam üyeliğe giden yolun başlangıcı olarak kabul edilen ve geçici bir dönem olarak başlatılan bu sürecin gereğinden fazla uzamasıyla bu mesele, maalesef daha da derinleşmiştir.

Bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada küreselleşme eğilimleri baş göstermiş; ülkelerarası ticaretin önündeki engellerin kaldırılarak serbestleştirilmesi ve ticaretin artırılması yönünde girişimler başlatılmıştır. Bu kapsamda, 1947 yılında Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) tesis edilmiş; 1951 yılında altı Batı Avrupa ülkesi, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunu (AKÇT) kuran Paris Anlaşması’nı imzalamış; 1957 yılında, yine altı Batı Avrupa ülkesi (Altılar: Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg.) tarafından Roma’da imzalanan Anlaşmalar ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuştur. Günümüzde Avrupa Birliği adını alan Topluluk, 28 üyeli 500 milyon nüfuslu küresel bir güç olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye, Avrupa’da meydana gelen değişikliklere karşı kayıtsız kalmamış; Avrupa’nın ekonomik bütünleşme sürecine dâhil olma iradesini, 31 Temmuz 1959 tarihinde AET’ye üyelik başvurusunda bulunmak suretiyle ortaya koymuştur. Topluluk ile Türkiye arasında cereyan eden müzakerelerin ardından, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanıp 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile Türkiye-AET arasında ortak üyelik ilişkisi başlamıştır. Uzun dönemde, Türkiye’nin Topluluk’a tam üye olmasının hedeflendiği Ankara Anlaşması, bu amaca ulaşmak için üç dönem öngörmüştür. Bunlar, Hazırlık Dönemi(1.12.1964-31.12.1972), Geçiş Dönemi (1.1.1973-31.12.1995) ve 1.1.1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile başlayan ve hâlen devam eden Son Dönem’dir.

Hazırlık Dönemi’nde Türkiye, Geçiş Dönemi ve Son Dönem boyunca kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilmesi için, Topluluk’un yardımıyla ekonomisini güçlendirecekti. 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile başlayan Geçiş Dönemi’nde ise, Türkiye-AET arasında kurulacak bir gümrük birliğinin aşamalı olarak tesis edilmesi hedeflenmişti. Türkiye, 14 Nisan 1987’de Avrupa Topluluğu’na “tam üye”olmak için başvurmuş; Avrupa Konseyi, bu başvuruyu Aralık 1989’da reddetmişti.

1995 yılına gelindiğinde, 12 ve 22 yıllık sanayi malları listelerindeki tercihli indirimlerin oranı sırasıyla %95 ve %80’e, AB’nin Ortak gümrük Tarifesi’ne uyum oranı ise 12 ve 22 yıllık listeler için %90 ve %85 düzeyine ulaşmıştı.

Türkiye-AB arasında cereyan eden zorlu müzakereler neticesinde, 6 Mart 1995 tarihli, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (OKK) alınarak Türkiye-AB Gümrük Birliği, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren yürürlüğe girmişti. Alınan 1/95 sayılı OKK ile gümrük vergilerinin kaldırılması, malların serbest dolaşımı ve ticaretin hızlandırılması gibi kararlar alınmış olup Türkiye bu kararlar sonrasında Topluluk’un üçüncü ülkelere karşı uyguladığı ticaret politikasına tabi olmayı kabul etmiştir.

Gümrük Birliği ile Türkiye, AB’ye karşı sanayi ürünleri ve işlenmiş tarım ürünlerinde (Bazı hassas ürünlerde 5 yıllık geçiş dönemi öngörülmüştür.) gümrük vergileri, eş etkili vergiler ile miktar kısıtlamalarını kaldırmıştır. Tarım ürünleri ve AKÇT ürünleri Gümrük Birliği kapsamı dışında bırakılarak hassas ürünler hariç tüm sanayi ürünlerinde üçüncü ülkelere karşı AB’nin Ortak Gümrük Tarifesi uygulanmaya başlanmıştır. 1/95 sayılı OKK Gümrük Birliği düzeninin ne şekilde işleyeceğini ortaya koymak üzere AB’nin İç Pazar Mevzuatı’na dayalı olarak hazırlanmıştır.

Türkiye-AB Gümrük Birliği, her ne kadar Türkiye’nin dış ticaretinde köklü bir değişikliğe yol açmamış ise de gerek ticaretin mal ve ülke bazında çeşitlenmesi gerek ülkeye yeni teknoloji ve sermaye girişinin hızlanması ve rekabetin geliştirilmesi açısından değerlendirildiğinde, tam üyelik yolunda atılmış çok yararlı bir adım olmuştur. Yine, Türk ekonomisinin gerek Avrupa piyasası gerek küresel piyasayla bütünleşmesine ve ticaretin artmasına katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, Gümrük Birliği, Türkiye-AB ilişkilerinin daha da derinleşmesine katkıda bulunarak malların serbest dolaşımı ve ticaret politikası; gümrük vergileri, miktar kısıtlamaları ve eş etkili önlemler ile vergi ve resimlerin kaldırılması; ortak gümrük tarifesi ve tercihli tarife politikaları; fikrî sınai ve ticari hakların korunması alanlarında önemli adımlar atılmasında ve yasaların yakınlaştırılmasında itici bir güç olmayı başarmıştır. 2016-2019 döneminde, Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin ortalama payının %43 civarında olması, Türk ekonomisinin gelişmiş Batı ekonomileri ile rekabet edebilir bir düzeye geldiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

Ne var ki, tam üyelik yolunda atılan bu son adım, gereğinden fazla uzamış ve geçici bir dönem olacağı öngörülerek çıkılan bu yolun tam üyelik hedefine varıp varmayacağı konusundaki şüpheleri de beraberinde getirmiştir. Fakat nihai hedefin tam üyelik olduğu unutulmamalıdır. Türkiye, AB’ye tam üyelik sürecinde üzerine düşeni ziyadesiyle yerine getirmiştir. Bu kapsamda Hazırlık DönemiGeçiş Dönemi ve Son Dönem olan Gümrük Birliği sürecini başarıyla tamamlamış ve nihayet 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan tam üyelik müzakere sürecini de başarıyla devam ettirmektedir. Ne yazık ki 60 yıllık bu uzun, ince yolda Türkiye’nin gösterdiği performansı görmezden gelen AB, “Avrupalı değilsiniz.” veya “Kıbrıs’tan çekilmelisiniz.” gibi gayriciddi gerekçelerle süreci uzatmaya ve ikiyüzlü yaklaşımlarla Türkiye gibi güçlü bir ülkeyi kapıda bekletmeye çalışmaktadır.

Türkiye-AB arasındaki ticaret hacmi, 2019 yılı itibarıyla 144 milyar dolara ulaşmış; 2008 ile 2015 yılları arasında Türkiye’nin toplam doğrudan yabancı sermaye giriş portföyünde AB’nin ortalama payı yaklaşık %67,4 oranında gerçekleşmiştir. Ne var ki Türkiye’nin AB ile ekonomik uyumu, ciddi anlamda ilerlemesine rağmen tam üyeliğe giden yolda son ve geçici bir dönem olması gereken Gümrük Birliği sürecinin uzayıp gitmesi, Türkiye’yi rahatsız etmeye başlamıştır. Zira ilk dönemlerde elde edilen avantajlar, süreç uzadıkça dezavantaja dönüşmeye başlamıştır.

Mesela, AB’nin üçüncü ülkelerle tek taraflı olarak yaptığı serbest ticaret anlaşmaları, Türkiye’yi açık bir pazar hâline getirmekte ve haksız rekabete yol açmaktadır. Avrupa Birliği, üçüncü ülkelerle yaptığı STA’lara, tam üye olmadığı gerekçesiyle Türkiye’yi dâhil etmemekte, bu durum ise 3. ülkelerin AB’ye tanıdığı imtiyazlardan Türkiye’yi yoksun bırakmaktadır. Üstelik Türkiye, bu ülkelere karşı AB’nin ortak gümrük tarifesini de uygulamak zorunda bırakılmaktadır. Türkiye, AB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelere sanayide %4.2 gümrük vergisi uygularken onlar Türkiye’ye %40-50 oranlarında vergi uygulamaktadır. Türkiye’nin, Brüksel’den Gümrük Birliği Anlaşması’nın gözden geçirilmesini talep etmesi, bu anlamda yerinde bir girişimdir.

Esasen, Gümrük Birliği‘nin güncellenmesi için Türkiye ile AB arasında daha evvel bir mutabakat oluşmuştu. Ancak yeni tur müzakerelerin başlaması için Avrupa Komisyonuna verilmesi gereken yetki, başta Almanya olmak üzere bazı üye ülkelerin Türkiye ile ilgili siyasi çekincelerinden dolayı henüz Konsey tarafından onaylanmadı ve süreç, beklemeye alındı. Üstelik her iki tarafa da fayda sağlayacağı aşikâr olan söz konusu güncelleme için özellikle Almanya’nın birtakım koşullar ileri sürmesi, abesle iştigaldir. Türkiye’nin duyduğu rahatsızlığı bildikleri hâlde Gümrük Birliği’nin derinleştirilerek modernize edilmesi yönünde somut bir adım atmayan Brüksel’in bu yaklaşımı ise, gayrisamimi duruşunun da bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Günü vesilesiyle yaptığı şu açıklamanın Brüksel tarafından iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz: “… Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sadece Türkiye’nin değil, Birlik’in de yararınadır. Yapılan etki analizi çalışmaları bunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Menfaatlerimiz doğrultusunda Avrupa Birliği ile dış politika, ulaştırma, enerji, ekonomi, güvenlik, terörle mücadele alanlarında üst düzey diyaloğu sürdürmeli ve zirveleri düzenli hâle getirmeliyiz. Türkiye’nin Helsinki’de resmen aday ilan edilişinin 20. yılında Helsinki ruhunu tekrar canlandıracak çalışmalara ağırlık vermeliyiz. Türkiye olarak yol haritamız ve pusulamız bellidir. Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerinde ne baskılara boyun eğeceğiz ne de birilerinin bizi minder dışına atmasına müsaade edeceğiz…”

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile oluşturduğu Gümrük Birliği ilişkisinin Türkiye açısından ekonomik, ticari, kurumsal, hukuksal ve finansal birçok alanda küçümsenmeyecek olumlu etki ve sonuçları olmuştur. Ancak, “tam üyelik” yolunda geçici ve teknik bir süreç olarak öngörülen Gümrük Birliği’nin daha fazla uzatılmadan tam üyelikle sonuçlandırılması gerekliliği de ayrı bir gerçektir. Zira 01.01.1996 tarihinde başlayan ve Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği yolunda son aşama olan Gümrük Birliği sürecinin bu şekilde uzayıp gitmesi, Türkiye’yi ekonomik ve sosyal açıdan olumsuz etkilemektedir. Bu bakımdan, Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması’nın genişletilerek ve derinleştirilerek derhâl revize edilmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu kapsamda;

1. Gümrük Birliği Anlaşması kapsamında öncelikle, haksız rekabete yol açan, “Türk işadamlarına yönelik vize uygulaması ve taşıma araçlarına getirilen kotalar” gibi teknik engeller tümüyle ortadan kaldırılmalıdır.

2. Türk vatandaşlarının Ankara Anlaşması’ndan kaynaklanan serbest dolaşım hakkının derhâl ve koşulsuz olarak verilmesi gerekmektedir.

3. AB ile tercihli ticari ve ekonomik ilişkilerin tarım, kamu alımları, hizmetler ve e-ticaret gibi yeni alanlara genişletilmesi gerekmektedir.

4. AB’nin üçüncü ülkelerle tek taraflı olarak yaptığı serbest ticaret anlaşmaları, Türkiye’yi açık bir pazar hâline getirmekte ve haksız rekabete yol açmaktadır. Bu bakımdan, AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye’yi de dâhil etmesi veya Türkiye’nin de bu ülkelerle benzer anlaşmalar yapmasına imkân verilmesi gerekmektedir.

5. AB ile ABD arasında yürütülen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması (TTIP) müzakerelerine Türkiye’nin de dâhil edilmesi ve ülkemizin koordineli bir şekilde bu anlaşmaya taraf olması gerekmektedir.

6. Türkiye’nin AB’ye tam üye olmaksızın Gümrük Birliği’ne dâhil olan ilk ve tek ülke olması hasebiyle AB’nin tek taraflı iradeyle aldığı kararlara uyma taahhüt ve zorunluluğu, Türkiye’yi zor durumda bırakmaktadır. Bu bağımlılık, sadece AB’nin birlik içindeki anlaşmalarına sadakat şeklinde değil, aynı zamanda Birlik dışı üçüncü ülkelerle dış ticaret ve gümrük konularında yaptığı ve yapacağı anlaşmalara da uyma zorunluluğu şeklinde ortaya çıkmaktadır. AB’nin karar alma mekanizmalarının dışında bırakılarak, ekonomik açıdan edilgen bir konumda tutulmaya çalışılan Türkiye için yolun sonu Gümrük Birliği değil, tam üyeliktir. Türkiye-AB Gümrük Birliği, tam üyelik yolunda Ankara Anlaşması ile öngörülen teknik bir süreçtir. Türkiye, bu aşamayı da diğerleri gibi başarıyla geçmiştir. Dolayısıyla bu geçici ve teknik sürecin daha fazla uzatılmadan üyelikle sonuçlanması için Avrupa Birliği de çabalarını yoğunlaştırmalı ve tam üyelik müzakerelerinin tıkanmasına yol açacak gelişmelere müsaade etmemelidir.

7. Brüksel, Gümrük Birliği Anlaşması’nı revize etmekten imtina ederse Türkiye’nin Gümrük Birliğinden çıkması ve bunun yerine Türkiye ile AB arasında serbest ticaret anlaşması yapılması gündeme gelmelidir.

8. Kıbrıs’ta adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm sağlanıncaya kadar, 29 Temmuz 2015 Deklarasyonu uyarınca Türk limanlarının Rum gemilerine kapalı tutulması uygulamasına devam edilmelidir.

Diğer taraftan, Avrupa Birliğinin Türkiye’ye karşı uyguladığı çelişkili politikalar, çifte standartlı yaklaşımlar ve birtakım oyalama taktikleri Türkiye’yi, “Gümrük Birliği’nden çıkma” seçeneğini bile sorgulama noktasına getirmiştir. Bu meyanda, Brüksel’e teklifimiz şudur: Gelin, Gümrük Birliği’ni revize edelim ve bu kapsamda Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkını tanıyın, Türk ürünlerine kotaları kaldırın ve nihayet 3. ülkelerle yaptığınız serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye’yi de dâhil edin. Yok, eğer buna yanaşmıyorsanız, o hâlde Gümrük Birliği feshedilsin. Türkiye ile de STA yapın.”

Eğer Gümrük Birliği sürecini Türkiye’nin AB yolunda varabileceği son aşama olarak betonlaştırmak hedefleniyorsa o zaman Türkiye’nin duyduğu rahatsızlığın dikkate alınması gerekmektedir. Aksi hâlde “Gümrük Birliği’nden çıkıp AB ile STA imzalayalım.” önerimizin ivedilikle değerlendirmeye alınması gerekmektedir. Her hâlükârda Brüksel’in, Avrupa Komisyonu’nun eski Enerjiden Sorumlu Üyesi Alman Günther Oettinger’in şu tespitinin dikkate almasında yarar bulunmaktadır: “Önümüzdeki 10 yıl içinde Alman ve Fransız Başbakanlar… gittikleri Ankara’da Türkiye’nin AB’ye üye olması için yalvaracaklar.”.

Sonuç olarak ortak üyelik başvurusundan itibaren 61 yıl, tam üyelik başvurusundan itibaren ise 33 yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye hâlâ AB kapısında bekletilen aday ülke konumundadır. Kuşkusuz, Türkiye bu uzun ince yolda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiştir. Bu kapsamda, Ankara Anlaşması ile öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmiş; 1.1.1996 tarihi itibarıyla AB ile Gümrük Birliği’ni uygulamaya geçirmiş; siyasi, toplumsal ve ekonomik reformların ardından tam üyelik müzakere sürecini başlatabilmiştir. Yoğun tartışmaların ardından 2005 yılında başlatılan ve hâlen ağır aksak ilerlemekte olan tam üyelik müzakere sürecinde gösterdiği performansla Türkiye, Batı ile bütünleşme kararlılığını ortaya koymuş bulunmaktadır.

Buna rağmen, AB’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartlar ve haksız uygulamalar nedeniyle son zamanlarda Türk milletinin AB heyecanı sönmüş ve katılım süreci kilitlenme noktasına gelmiştir.

Mesela, Türkiye’nin önüne “imtiyazlı ortaklık”, “serbest dolaşımsız üyelik”, “ucu açık süreç”, “Birlik’in hazmetme kapasitesi” gibi ne olduğu belirsiz kavramlar koyarak tam üyeliğe karşı alternatif formüller üretme çabasına giren AB’li yetkililer, tam üyeliği “Kıbrıs” koşuluna bağlamak suretiyle Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadırlar. Bu durum, Türkiye-AB tam üyelik müzakere sürecinin bir yol kazasına uğrama ihtimalini de artırmaktadır. Dolayısıyla bu geçici ve teknik sürecin daha fazla uzatılmadan üyelikle sonuçlanması için Avrupa Birliği de çabalarını yoğunlaştırmalı ve tam üyelik müzakerelerinin tıkanmasına yol açacak gelişmelere müsaade etmemelidir. Velhasıl Brüksel, Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşme sürecini Gümrük Birliği ile sonlandırma hayalinden vazgeçmeli ve tam üyelik için artık Türkiye’ye bir tarih vermelidir.

Bölgesinin en güçlü ve istikrarlı ülkesi olan, tarihî ve kültürel birikimi ve jeopolitik konumu itibarıyla küresel bir güç olma kapasitesine sahip bulunan Türkiye, uzun süre AB kapısında bekletilebilecek bir ülke değildir ve tam üyelik dışında bir seçeneği de kabul etmeyecektir. Millî birlik ve beraberlik içerisinde etkin, gerçekçi ve çok yönlü dış politika stratejileri geliştirebilen bir Türkiye’nin farklı alternatifler üretme potansiyeline sahip olduğunun bilhassa bazı Avrupalı liderler tarafından anlaşılması, bu açıdan önem arz etmektedir.

Türk Yurdu Dergisi Eylül 2020, Sayı: 397

https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/nejat-cogal/turkiye-ab-gumruk-birligi-guncellenmeli-mi-10088

Share This:

KKTC’de Neler Oluyor?

10.02.2020

Nejat ÇOĞAL

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın, İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeçte, Türkiye’ye bağlanma ihtimalini “korkunç” olarak görmesi ve daha fazla bağımsızlık için Rum tarafının desteğine ihtiyaçları olduğunu söylemesini bir skandal olarak değerlendirebiliriz. Akıncı, bu talihsiz açıklamalarıyla, 1963-1974 yılları arasında Rumlar tarafından katledilen Kıbrıslı Türkler ile 1974 Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’nın kahraman şehitlerinin kemiklerini sızlatmıştır.

“Yarım asırlık bölünmüşlükten sonra tek işler çözümün federal bir çatı altında yeniden birleşme olduğunu belirtip, bu başarılamazsa, Kuzey Kıbrıs’ın daha fazla bağımlı hale geleceği ‘Ankara tarafından yutulabileceğini’ ve ‘de facto Türkiye’ iline dönüşebileceğini” söyleyen KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’yı şiddetle kınıyor ve özür dilemesini bekliyoruz.

Esasen, biz Mustafa Akıncı’yı, 7 Temmuz 2015 tarihinde yayımlanan “Kıbrıs’ta Akıncı-Anastasiadis Dönemi” başlıklı makalemizde, Rum tezlerinden uzak durması ve daha millî bir duruş sergilemesi yönünde uyarmış ve bu uyarılarımızı müteaddit defalar dile getirmiştik. Ne yazık ki, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, bu uyarıları dikkate almamış ve daha da ileri giderek önce Anavatan Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı’nı eleştirme gafletine düşmüş ve geldiğimiz noktada ise yabancı haber ajanslarına yaptığı, “Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı yutması ve Türkiye’ye bağlanmanın korkunç olacağı”, “İkinci bir Tayfur Sökmen olmayacağı” şeklindeki açıklamalarla haddini ziyadesiyle aşmış bulunmaktadır. Akıncı’nın seçimlere yönelik bu maksatlı açıklaması, Kıbrıs Türk tarafını üzerken Kıbrıs Rum tarafını maalesef mutlu etmiştir. Ne var ki Kıbrıs Türk halkının, Nisan’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Akıncı’ya en ağır cevabı vereceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Bu vesileyle, Mustafa Akıncı’ya Kıbrıs’ın yakın tarihini kısaca hatırlatmak mecburiyetindeyiz:

Yunan Cuntası’nın Kıbrıs’ta “enosis”i gerçekleştirme ve kuşatma altına aldıkları Kıbrıslı Türkleri yok etme aşamasına geldikleri bir sırada, Türkiye’nin, Garanti Anlaşması’ndan kaynaklanan yetkisini kullanarak düzenlediği Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk Toplumunu, âdeta uçurumun kenarından çekip kurtarmıştır.

Kıbrıslı Türklerin 1963, 1964, 1967 ve 1974 yıllarında uğradığı katliamlar, Kıbrıs Türk halkının kolektif hafızasına âdeta kazınmış bulunmaktadır. Benzer olayların tekrarlanmamasını kim garanti edebilir? AB mi? Elbette hayır. Kıbrıslı Türk soydaşlarımızın güvenliğinin yegâne garantörü, Anavatan Türkiye’dir; Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri’dir. Gerçekler bu kadar ortada iken Rumlardan veya Brüksel’den medet ummak nafile çabadır. İşte, 1974 Barış Harekâtı’yla birlikte barış ve huzur ortamına kavuşan Kıbrıs Türkleri, kesinlikle o acı dolu günlere geri dönmek istememektedirler.

Bu nedenle Akıncı’nın, 46 yıldır Ada’da barış ve huzurun güvencesi olan Anavatan Türkiye’nin hassasiyetleri çerçevesinde ve Ada’daki gerçekler temelinde, millî bir politika takip etmesi elzemdir.

Esasen, ne AB’nin ne de küresel güçlerin baskısı, Kıbrıs’ta Rumlar lehine bir anlaşmayı mümkün kılamayacaktır. Anavatan Türkiye’nin kırmızıçizgilerini hiçbir güç ihlal edemeyecektir. Uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerine dayanan Türkiye’nin, Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin vermesi de mümkün değildir. Bilinmelidir ki Kıbrıs’ın bir “Yunan Adası” olmasına asla müsaade edilmeyecektir.

Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olan Kıbrıs’ın yegâne ve vazgeçilmez güvencesi, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bu meyanda Türkiye, sadece Kuzey Kıbrıs’ın değil; bütün Ada’nın garantörü olarak Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de barış ve huzura katkı sağlamaya devam edecektir.

Bu bakımdan, KKTC Cumhurbaşkanı olarak Mustafa Akıncı, şu hususlarda gereken hassasiyeti göstermek zorundadır:

1. Kıbrıs Türk halkının yakın geçmişte yaşadığı acı olayları daima hatırda tutmalıdır.

2. Ada’daki kalıcı barış ve huzur ortamının yegâne ve vazgeçilmez teminatı Türkiye’dir.

3. Ana Vatansız bir KKTC’nin var olması mümkün değildir.

4. Türkiye’nin Ada üzerindeki etkin ve fiili garantisi ile Ada’daki Türk Askerî varlığı, iki kesimlilik ve Kıbrıs Türk halkının kurucu eşit ortaklığı kırmızıçizgilerimizdir. Müzakere edilemez.

5. KKTC’deki yerleşiklerin temel hak ve özgürlükleri kısıtlanamaz.

6. Türkiye’nin tam üye olmadığı bir Avrupa Birliği’nin, Kıbrıs Türklerinin meşru ve temel hak ve çıkarlarını güvence altına alacak bir çözüm bulması mümkün değildir.

7. Sessiz ve özlü çalışan klasik Rum/Yunan siyasetinde hiçbir değişiklik olmamıştır, olmayacaktır.

8. Enosis hayali çöpe atılmamıştır, atılmayacaktır.

9. Anastasiadis’in bir Klerides’ten veya Hristofyas’tan hiçbir farkı yoktur.

10. Kısaca, ihtiyatlı bir iyimserlik içerisinde müzakere yürütülmesi gerekmektedir.

Netice itibarıyla, Rumların savunmasız Kıbrıslı Türkleri evlerine ve köylerine aylarca hapsedip onlara katliam uyguladıklarında ve nihayet evlerinden, topraklarından göçe orlandıklarında, soydaşlarının imdadına Türkiye yetişmiştir. Kıbrıs Türk Halkının Lideri, 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, işte Anavatan Türkiye’nin bu fedakâr tutumunu her zaman takdir etmiş; Türk Askerinin Ada’ya yerleşmesi ve ilelebet burada kalması için de her türlü çabayı sarf etmiştir.  Kıbrıslı Türklerin kendi egemenlikleri altında, barış ve huzur içinde yaşayabilmelerinin tek güvencesinin Türkiye olduğuna inanan ve bunu her fırsatta dile getiren Denktaş, vefatının ardından kendi eseri olan KKTC’yi de yine Türkiye’ye, Türk milletine emanet etmiştir.

Yazımızı, 3. Annan Planı’nın Türk tarafına dayatıldığı dönemlerde, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın, Kıbrıs şehitliğinde yaptığı bir konuşmadan alıntı yaparak bitirelim. Bu uyarıyı, özellikle AB rüyası gören Kıbrıslı Türklerin ve KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın duymasında yarar bulunmaktadır. Merhum Denktaş, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi ile ilgili olarak özetle şunları söylemiştir: Anadolu dağlarına bakarak ağlayacağız, şehitlerimizi yine gizli gizli gömeceğiz. Kaçacak yer arayacağız, ama bulamayacağız.” Allah rahmet eylesin…

https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/nejat-cogal/kktc-de-neler-oluyor-9907

Share This:

“Türk Milleti Olarak Dünyaya Son Sözümüzü Henüz Söylemedik.”

Share This:

AVRUPA’DA YABANCI DÜŞMANLIĞI VE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

09.10.2020
Nejat ÇOĞAL

Geçen günlerde, Cumhurbaşkanımıza yönelik, hakaret içerikli bir şekilde manşet atan Yunan “Dimokratia” gazetesinin bu küstahlığı, Avrupa’da ırkçılığın ve Türkiye düşmanlığının geldiği noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Bu çirkin zihniyet, Yunanistan ve Brüksel tarafından sıkı bir şekilde takip edilerek gereken tedbirler alınmalıdır. Aksi hâlde, Avrupa Birliği’nin demokrasi ve insan hakları iddiasının hiçbir inandırıcılığı kalmamış olacaktır. Yunanistan Dışişleri Bakanlığının kınamasına rağmen bir sonraki günün baskısında da aynı çirkinliği devam ettiren bu güruhun kimlerden cesaret aldığını da tahmin etmek zor olmayacaktır.

Doğu Akdeniz ve Ege’de doğalgaz arama, kıta sahanlığı ve adalar konularında Yunanistan ile yaşanan gerginliği tırmandıran ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın hamiliğine soyunan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Avrupa’da Türk ve yabancı düşmanı, ırkçı çevrelerin sesi hâline gelmesi manidardır. Mesela Fransa’da ırkçı muhalefet lideri (Ulusal Birlik – RN) Marine Le Pen’in hiçbir konuda anlaşamadığı Macron’la Türkiye karşıtlığı konusunda hemfikir olması, Macron’un gelecek seçimlerde kimlere göz kırptığını da açıkça ortaya koymaktadır.

Esasen Macron’u bu noktaya getiren AB’li siyasetçilerin de sorumlulukları bulunmaktadır. Bilindiği üzere, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki hak ve menfaatlerini korumaya yönelik olarak attığı adımları içine sindiremeyen AB Konseyi Başkanı C. Michel, 24-25 Eylül zirvesinde Türkiye’ye “havuç-sopa” yöntemine başvuracaklarını söyleyerek bir kez daha haddini aşmıştı. Oysa Brüksel, önce aynada kendisine bakmalı; ondan sonra Türkiye gibi güçlü bir ülke hakkında söz söylemeliydi. Öyle ki dünya siyasi arenasında etkili olabilmek için Lizbon Anlaşması’yla ihdas edilen AB Konseyi Başkanlığı ve Dış Politika Yüksek Temsilciliği pozisyonlarından beklenen etkinin elde edilememesi de AB’nin siyasi geleceğini belirsiz kılmaktadır. Avrupa Birliği, esasen dünya siyasetinde yok hükmündedir. Ortak bir dış politikası ve ortak bir askerî gücü bulunmayan Brüksel’in küresel bir güç olması ve dünya siyasi arenasında söz sahibi olması beklenmemelidir.

Mesela, enerjide dışa ve büyük oranda Rusya’ya bağımlı olan AB’nin, milletlerarası toplumda bir varlık gösterememesi, Brüksel’in belirsiz siyasi geleceğinin önemli bir göstergedir. Bu anlamda, Brexit’i orta vadede itexit (İtalya), frexit (Fransa), ve irexit’in (İrlanda) izlemesi de ihtimal dâhilindedir. Bu tablo, AB’nin son 15 yıllık karnesinin de zayıf çıktığına işarettir. Her ne kadar AB’li siyasetçiler kendilerini başarılı görseler de Brüksel, hem Türkiye’den hem AB vatandaşlarından çürük not almış ve sınıfta kalmıştır.

Kendi başarısızlıklarını örtbas etmeye çalışarak hayalperest Macron’un peşine takılıp Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki egemenlik hak ve yetkilerini yok sayan ve Yunanistan/GKRY ile işbirliğine giden AB’li siyasetçiler hep birlikte Türkiyesiz, KKTC’siz bir Kıbrıs, Akdeniz ve Ege için propaganda yürütmektedir. Tarafsız bir duruş sergilemesi gereken AB’nin, uluslararası hukuku görmezden gelerek Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un değirmenine su taşıması, abesle iştigaldir. AB’li siyasetçiler bilmelidirler ki Rum/Yunan tarafının bu planları da diğerleri gibi fiyaskoyla sonuçlanacaktır.

Bu noktada, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasının temel esaslarını başta Rum/Yunan tarafı, Fransa ve AB olmak üzere dünya kamuoyuna hatırlatmak isteriz: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından dünyaya ilan edilen “Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası şu iki temel üzerinde yükselmektedir; 1. Deniz yetki alanlarının uluslararası hukuka uygun olarak hakça ve adil biçimde sınırlandırılarak, kıta sahanlığımızdaki egemenlik haklarımızın korunması, 2. Kıbrıs Türklerinin Ada’nın eşit ortağı olarak hidrokarbon kaynakları üzerindeki hak ve çıkarlarının garanti altına alınması.

Bu meyanda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği kurumlarının başkanlarına ve üye ülkelerin liderlerine (Yunanistan ve GKRY hariç) Türkiye’nin Doğu Akdeniz konusuna yaklaşımını ve sorunların çözümüne yönelik önerilerini aktardığı mektubunda, Türkiye’nin Doğu Akdeniz Politikası’nın esaslarının yanı sıra, özetle şu hususlara da yer vermesi son derece yararlı olmuştur: Doğu Akdeniz’de devam eden gerginliğin müsebbibinin Türkiye değil, Yunanistan ve GKRY olduğu, Türkiye ve Kıbrıs Türklerinden Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon faaliyetlerini durdurmalarının istenmesinin haksız ve adaletsiz bir talep olduğu,AB üzerinden empoze edilmeye çalışılan maksimalist taleplere de boyun eğilmediği ve nihayet diyalog ve işbirliğine her zaman hazır olduğumuzun vurgulandığı mektupta “… AB’nin bu düşüncelerimize destek vermesini, aday ülke Türkiye’ye karşı takındığı yanlı tutumu terk etmesini, Yunanistan’ın ve GKRY’nin maksimalist tezlerine koşulsuz, haksız yere destek vermemesini temenni ediyorum. AB’nin ülkeme karşı aldığı bu yanlı tutum, AB müktesebatına ve uluslararası hukuka aykırıdır. Bu yanlı tutum çözümü zorlaştırmakta, gerginliği arttırmakta ve Türkiye-AB ilişkilerine, birçok alandaki ortak menfaatlerimize zarar vermektedir. Bizim AB’den beklentimiz tarafsız kalması, herkese eşit davranması, diyalog ve işbirliğini desteklemesidir. Yukarıda bahsettiğim adımlar atılmadan Türkiye ve Kıbrıs Türklerinden Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon faaliyetlerini durdurmalarının istenmesi, haksız ve adaletsiz bir taleptir…” ifadelerine yer verilmiştir.

Kendisini ilgilendirmeyen bir bölgede Türkiye’nin haklı davasına karşı Yunanistan’a arka çıkan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un ve AB’li bazı liderlerinin Türkiye karşıtlığının ne kadar anlamsız ve haksız olduğunun anlaşılması bakımından, söz konusu mektubun ciddi bir uyarı olarak telakki edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Elbette askerî, ekonomik ve jeostratejik açıdan güçlü bir konumda bulunan Türkiye’nin, aynı zamanda diplomasiye de imkân tanıdığını hatırlatması bakımından bu uyarının bir fırsat olarak ele alınması icap etmektedir.

Esasen, Fransa Cumhurbaşkanlarının yabancı düşmanları ve özellikle de Müslüman-Türk düşmanlarıyla bir safta birleşmesi bugünün konusu değildir. Bu talihsiz gelişme, özellikle son 10-15 yılda Avrupa’da açık yürüyen bir sürecin eseridir. Örneğin, Türkiye’nin Avrupalı olmadığı iddiasıyla[T1] AB’ye tam üyeliğine karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Nicolas Sarkozy şoku daha atlatılamadan, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu ve Türkiye’yi veto edeceğini açıklayan bir Marine Le Pen’in Fransız siyasetinde önemli bir aktör hâline gelmesi, ardından Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un aynı anlayışla saf tutması kuşkusuz, Türkiye’nin dikkate alması gereken ciddi bir sorun olarak ortada durmaktadır.

Nitekim son yıllarda,Avrupa’da Türk-Müslümandüşmanlığının ve AB karşıtlığının hızla yayıldığını gösteren olaylara şahit olmaktayız. Eğer Brüksel, Avrupa’da hızla artan yabancı düşmanlığı ve AB karşıtlığı ile mücadele etmezse Birlik, yakın zamanda temellerinden sarsılacaktır. Zira Fransa, Avusturya, Macaristan ve Almanya’da hızla artan işsizlik oranı ve yabancı düşmanlığı, giderek AB düşmanlığına dönüşmektedir. Nitekim Fransa’da seçmenlerin sadece %39′unun ülkelerinin Avrupa Birliği üyeliğini destekliyor olması, AB siyasetçilerinin üzerinde durması gereken ciddi bir tehlike olarak karşılarında durmaktadır.

Türkiye-AB ilişkileri son yıllarda Kıbrıs, AP seçimleri ve Avrupa’da giderek yükselen yabancı ve Türk-Müslüman düşmanlığının gölgesinde kalmıştır. Kıbrıs barış görüşmelerinde bir ilerleme sağlanamamış, Avrupa’da camilere ve Müslümanlara yönelik saldırılar artmış, ayrıca yeni bir müzakere faslı da açılamamıştır. Bu da göstermektedir ki AB Türkiye’yi oyalamaya devam etmektedir.

Türkiye açısından olaya baktığımızda, benzer bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. Bu da, Türkiye’nin AB katılım süreci uzadıkça tam üyelik önündeki engellerin arttığı gerçeğidir. Öyle ki AB’de son yıllarda baş gösteren ekonomik sorunlar ve artan suç olaylarının sorumluluğu göçmenlere yüklenmekte ve bu durum, hiç ilgisi olmadığı halde 83 milyonluk Türkiye’nin üyeliği ile ilişkilendirilmeye çalışılmaktadır. Avrupa’da yaşayan yabancılar, bir nevi günah keçisi hâline getirilmek istenmektedir. Bu noktada, AB’li siyasetçilerin ve aydınların acil tedbirler üzerinde kafa yormaları elzemdir. AB’nin her köşesinde görülen ırkçı eğilimler ve oluşumlara karşı Brüksel’in kararlılıkla mücadele vermesi gerekmektedir. Kendi temel değerlerini yine kendi bünyesinde korumak anlamında acizlik gösteren bir AB’nin dağılması ise kaçınılmazdır. Bu noktada AB’li siyasetçilerin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şu uyarısını ciddiye almalarında yarar bulunmaktadır: “Batılı toplumlar ve hükûmetler ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi gibi ideolojilerin normalleşmesine izin vermemeli …”

Kaldı ki Türk milletinin AB’ye bakış açısının giderek olumsuza döndüğünü de Brüksel’in görmesi gerekmektedir. Türk vatandaşlarının da AB üyeliğine olan desteğinin %40’ın altına indiğini burada belirtmekte yarar bulunmaktadır. AB’deki olumsuz gelişmelerin ekonomik, siyasi ve toplumsal yapısına zarar vermesini engellemek için Türkiye’nin de birtakım girişimlerde bulunması faydalı olacaktır. Peki, Türkiye’nin AB sürecinin önünün açılması ve ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açılabilmesi için neler yapılması gerekmektedir? Türkiye-AB arasında yaşanması muhtemel bir krizin engellenmesi için yapılması gerekenleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1. Tam üyelik için artık Türkiye’ye bir tarih verilmelidir.

2. Türk milletinin tarihî ve kültürel dokusuna müdahale edilmemelidir.

3. Türkiye’nin millî birlik ve beraberliğine, millî ve manevi değerlerine saygı gösterilmelidir.

4. Aday ülke olarak Türkiye’ye karşı samimi davranılmalı ve çifte standartlı yaklaşımlardan vazgeçilmelidir.

5. Brüksel, Türkiye’nin AB sürecini, taviz koparmak için bir fırsat olarak görmekten vazgeçmelidir.

6. Tüm kıyıdaş ülkelerin katılımıyla, hakkaniyete dayalı bir Doğu Akdeniz veya Akdeniz Ekonomik İşbirliği Konferansı gerçekleştirilmelidir. Bu meyanda, Akdeniz’e en uzun kıyısı bulunan Türkiye’yi dışarıda bırakan “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” gibi oluşumların, ne AB’ye ne de bölge ülkelerine bir yarar sağlayacağının bilhassa Brüksel tarafından dikkate alınması gerekmektedir.

7. Kıbrıs, Ege gibi haksız dayatmalardan vazgeçilmelidir.

8. Gümrük Birliği Anlaşması derhâl gözden geçirilmelidir.

9. Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkı derhâl verilmelidir.

10. Türkiye-AB Göç Anlaşması derhâl güncellenmelidir.

11. Brüksel ve AB’nin lokomotif ülkeleri, AB karşıtlığı ve Avrupa’da tehlikeli bir şekilde gelişen İslamofobi’ye karşı acil tedbirler almalı; bunların AB’de tarih yazmalarına (!) izin vermemelidir.

Birlik çerçevesinde siyasi bütünleşmeye karşı çıkarak millî egemenliği savunan çevrelerle, yabancı düşmanlığı yapan ırkçı gruplar, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bir ittifak oluşturmak suretiyle gövde gösterisi yapmışlar ve maalesef başarı da sağlamışlardır. Onları bir araya getiren en önemli etken ise kuşkusuz AB’de yaşanan yüksek işsizlik ve artan suç oranlarıdır. Evet, birileri AB’de tarih yazacaklarını açıklamışlardı (2014 AP seçimleri sonrasında Avrupa’nın farklı ülkelerinde başarı gösteren aşırı gruplar yaptıkları ortak basın toplantısıyla âdeta gövde gösterisi yapmışlar ve “AB’de tarih yazıyoruz” diyebilme cesaretini göstermişlerdir.). Ne var ki bu birileri, AB’nin temel değerlerini görmezden gelen ırkçı, yabancı düşmanı ve AB karşıtı gruplardır. Eğer AB’li siyasetçiler ve aydınlar, İslamofobi illetinin (Almanya’da PEGİDA’cıların, Fransa’da Şeytanın Kızı Marine Le Pen’in, Hollanda’da GeertWilders’in, İtalya’da Matteo Salvini’nin, Belçika’da Gerolf Annemans’in ve Avusturya’da Harald Vilimsky’nin ve onlar gibi düşünenlerin) bu tehlikeli gidişatına bir dur demezlerse sadece Türkiye’nin AB üyelik süreci zarar görmeyecek; bilakis Birlik’in varlığı temelinden sarsılacaktır. Zira savunduğu temel değerlerin yine kendi topraklarında ve hem de artarak ihlal ediliyor olması, esasen Brüksel’in varlığını da tehdit etmektedir. Öyle ki yakın geçmişte Paris’te ve Hanau’da yaşanan saldırılar, Avrupa’nın ciddi bir ırkçı terör tehdidi altında bulunduğunu açıkça göstermiştir.

Öte yandan, GKRY’yi tek taraflı üye yaparak Kıbrıs gibi siyasi ve karmaşık bir meseleyi daha da derinleştirmek suretiyle stratejik bir hata yapan Brüksel’in bu tavrı da AB vatandaşlarının gözünden kaçmayacaktır. Maalesef Türkiye-AB ilişkileri bir kez daha Kıbrıs’ın gölgesinde kalmıştır. Yunan/Rum tarafının Türkiye’nin katılım sürecini istismar etme girişimleri artarak devam etmiştir. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından tek taraflı olarak yararlanma hayaline kapılan Rumlar, uluslararası camianın baskısıyla oturdukları müzakere masasından kaçmayı başarmışlardır. Velhasıl Yunan/Rum tarafının dayatmalarıyla Kıbrıs ipoteği altına alınan Türkiye-AB ilişkileri, Ada’da Rumlar lehine sonuçlanacak bir çözüme endekslenmiş bulunmaktadır. Türkiye’nin Ada üzerindeki uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hak ve yetkisini kaldırıp yerine AB garantörlüğü getirmek isteyen Brüksel’in, Kıbrıs’ta taviz koparmadan Türkiye’nin AB sürecini ilerletmek istemediği açıktır. Ne var ki Kıbrıs’ta sağlanacak adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözümün Türkiye’nin birinci önceliği olduğu ve AB’nin şantajlarına boyun eğilmeyeceği de izahtan varestedir.

Netice itibarıyla Kıbrıs meselesi çözülmüş ve Türkiye AB üyesi yapılmış olsaydı Avrupa’daki gerilimler bu safhada olmayacaktı. Müzakere Çerçeve Belgesi’nde sivil üstünlüklerin geliştirilmesi ve Türk milleti ile AB vatandaşları arasında karşılıklı diyaloğun artırılması şartını getiren AB’nin kendi vatandaşları arasında Müslüman-Türk düşmanlığının hızla artması karşısında acizlik göstermesi, kabul edilmesi ve telafisi mümkün olmayan ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Avrupa’da yaşanan bu süreç, AB’nin çok kültürlü ve çok dinli bir yapı olup olmadığının belirlenmesi bakımından da Brüksel için ciddi bir imtihan olacaktır. Velhasıl Şeytan’ın Kızı Marine Le Pen (Babası Jean-Marie Le Pen de Türkiye ve İslam düşmanıydı) başını çektiği ırkçı ve yabancı düşmanı grupların AB’de tarih yazmalarına izin verenleri, tarih asla affetmeyecektir.

https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/nejat-cogal/avrupa-da-yabanci-dusmanligi-ve-turkiye-ab-iliskileri-10111

Share This: