Nejat Abi tarafından yazılmış tüm yazılar

E-İHRACAT VE GÜMRÜK PROSEDÜRLERİ

“E-İHRACAT VE GÜMRÜK PROSEDÜRLERİ” başlıklı makalemiz, Gümrük ve Ticaret Dünyası Dergisi’nin 111’inci sayısında yayımlanmıştır. Nejat ÇOĞAL – Ticaret Başmüfettişi

Share This:

DOĞU AKDENİZ’DE YENİ DENGE ARAYIŞLARI VE KIBRIS

12.11.2021

Nejat ÇOĞAL

Bilindiği üzere, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları ile Kıbrıs’ta iki toplum arasında iç denge ile Doğu Akdeniz’de Türkiye-Yunanistan arasında bölgesel denge temin edilmişti. 1974 yılında Garantör Ülke Türkiye’nin 1960 Anlaşmalarına dayanarak gerçekleştirdiği Kıbrıs Türk Barış Harekâtı sonrasında kurulan yeni düzen sayesinde de günümüze kadar bölgede barış ve istikrar ortamı hüküm sürmüştür. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan tarafından teminat altına alınan bu uluslararası güvenlik sistemi,Türkiye tarafından daima desteklenmiş ancak Yunan/Rum tarafınca hep anlaşma hilafına adımlar atılmıştır. Bu meyanda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Ulusal Meclisi, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmalarını tanımadığını ilan etmiştir.

Nihayet 2004 yılında GKRY’nin, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında, güya tüm Ada’yı temsilen ve tek taraflı olarak AB üyesi yapılması ile bölgesel denge Rum-Yunan lehine bozulmaya başlamıştır. AB üyesi olan Rumlar artık, Ada üzerindeki 1960 garanti sistemini kaldırarak yerine AB garantörlüğünü koymanın hesaplarını yapmaya başlamışlardır. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi hâlinde Doğu Akdeniz’deki güç dengesinin nereye doğru kayacağı malumdur.

2011 yılında GKRY’nin uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Doğu Akdeniz’de tek taraflı olarak sondaj çalışmalarına başlamasıyla birlikte, bölgede sular ısınmaya başlamış ve bölge dışı güçler de Doğu Akdeniz’de varlık göstermeye başlamıştır.Doğu Akdeniz bölgesinde son yıllarda gündeme gelen münhasır ekonomik bölge tayini, hidrokarbon yataklarının belirlenmesine yönelik sismik araştırma faaliyetleri ve sondaj çalışmaları nedeniyle bölgede gerginlik artmış; bu kapsamda Türkiye ve Yunanistan arasında yer yer sıcak çatışma noktasına kadar gelinmiştir. Hatta Yunanistan, konuyu Ege sorununa bağlamak ve Ege Denizi’ndeki küçük Yunan Adaları üzerinden bir kıta sahanlığı ve karasuları krizi çıkarmak suretiyle Türkiye’yi köşeye sıkıştırma gayreti içine girmiştir. Bu anlamda Yunanistan, Doğu Akdeniz’le bir ilgisi olmadığı hâlde Bölge’de gerginliği artıracak açıklamalar yapmakta, askerî faaliyetlerde bulunmakta ve başta Brüksel ve Fransa olmak üzere üçüncü tarafları Türkiye aleyhinde yanlış yönlendirmekte ve kışkırtmaktadır. 

Bilindiği üzere, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de maksimalistve gayri hukuki deniz yetki alanları ile Ege’de haksız kıta sahanlığı ve hava sahası iddiaları nedeniyle 2020 yılında bölgede ciddi bir kriz yaşanmıştı. Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı olarak Ege Denizi’ndeki adaları silahlandırma girişimlerine hız vermesiyle gerginlik had safhaya çıkmıştı. Türkiye’nin hem Ege ve Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarını hem de Kıbrıs Türklerinin haklarını korumak hususunda gösterdiği kararlı tutumuyla birlikte, Avrupa Birliği ve özellikle de Almanya’nın devreye girmesiyle gerilim yatıştırılmıştı. Bu kapsamda, Türkiye ile Yunanistan arasında istikşafi ve istişari görüşmelere yeniden başlanmıştı. 

Ne var ki Yunanistan, bu yatıştırma sürecini doğru okuyamamış ve bölgede gerginliği artıracak yeni girişimlere başvurmuştur. Bu bağlamda, bir yandan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yasal hak ve çıkarlarını zayıflatmak diğer yandan da Bölge’de kendi nüfuzunu kuvvetlendirmek hezeyanına kapılan bazı ülkelerin değirmenine su taşımaya başlamıştır. Mesela, başta Fransa ve ABD olmak üzere ikili askerî işbirliği anlaşmaları yaparak donanmasını ve hava kuvvetlerini güçlendirmeye yönelik adımlar atmıştır. Yunanistan, hâlen devam eden bu tahrik edici eylemlerinin doğrudan Türkiye’yi hedef aldığını itiraf etmekten de çekinmemektedir. Mesela, geçtiğimiz günlerde Fransa ile imzalanan Savunma Anlaşması ile ilgili olarak Yunanistan Başbakanı Mitçotakis’in “Bu anlaşma, NATO içinde sözde müttefikimiz olan bir ülkeden egemenliğimize yönelik tehditlere karşı ülkemizi savunan kalkan vazifesi niteliğindedir.” şeklindeki sözleri, Yunanistan’ın niyetini açıkça ortaya koymuştur.

2020 yılında Türkiye ile Yunan/Rum tarafı arasında cereyan eden gerginliği fırsat bilen Fransa, çok geçmeden, Ocak 2021tarihinde Yunanistan’la bir silah satış anlaşması imzaladı. Ardından, ABD ile olan ortak savunma anlaşmasını uzatan Atina, geçtiğimiz Eylül ayında da Fransa ile ortak savunma ve güvenlik anlaşması imzaladı. Nihayet Yunanistan, Mısır ve GKRY liderlerinin katılımıyla 19 Ekim 2021’de Atina’da yapılan üçlü zirvenin ardından yayımlanan provakatif bildiri, Yunan/Rum ikilisinin Türkiye ve KKTC’ye yönelik hasmane politikalarının son örneği olarak karşımıza çıkmıştır.

Fransa-Yunanistan arasında 2021 yılı Ocak ayında imzalanan Silah Satış Anlaşması ile Fransa Yunanistan’a 12’si ikinci el olmak üzere 18 Rafale uçağı satacak. 28 Eylül 2021 tarihli Savunma Anlaşması’na istinaden alınacak olan ilave 6 savaş uçağı ve 3 adet Belharra sınıfı firkateynle birlikte Fransa, Doğu Akdeniz’deki gerginlik üzerinden Yunanistan’a son iki yılda 6 milyar avronun üzerinde silah satışı yapmış olacak. Durumdan vazife çıkartan Fransa, silah satışıyla bir ülkeyi kendine bağlamış;buna karşın Yunanistan, ciddi borç içinde olmasına rağmen bazı ülkelerin kışkırtmasıyla silahlanma sevdasına kapılmıştır. Görünen manzara budur. Yunanistan’a, Fransa’nın millî gelirine ve uluslararası çıkarlarına hizmet eden taşeron ülke konumundan kurtularak komşusu Türkiye ile doğrudan diyalog kurmasını tavsiye etmekteyiz.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Doğu Akdeniz’e yönelikihtirasları ile Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı duyduğu kaygıların bir noktada kesişmesi üzerine Yunanistan ile Fransa arasında 28 Eylül’de Paris’te imzalanan ve geçtiğimiz günlerde Yunan Parlamentosu’nda onaylanan Savunma ve Güvenlik Alanlarında İş Birliğine Yönelik Stratejik Ortaklık Anlaşması ise bardağı taşıran son damla olarak görülebilir. Zira iki ülke arasında savunma, dış politika ve silahlanma konularında iş birliğini içeren anlaşma, taraflardan birinin egemenlik alanında silahlı saldırıya uğraması hâlinde (Saldıran ülke NATO üyesi olsa bile!), diğer tarafın yardım etmesini öngörüyor. Miçotakis,’in Savunma Anlaşması ile ilgili olarak sarf ettiği “Hepimiz, Doğu Akdeniz’de kimin kimi ‘casus belli’ (savaş nedeni) ile tehdit ettiğini biliyoruz… ‘Casus belli’ tehdidi ile karşımda Türkiye durduğunda endişeleniyorum. Benim büyük bir endişem var ve ülkeyi koruma altına almak öncelikli kaygımdır.” şeklindeki sözleri, Atina’nın hedefini tüm açıklığıyla göstermektedir. 

Yunanistan, uluslararası toplum tarafından da sorgulanan, uluslararası hukuka aykırı, maksimalist deniz yetki alanı ve havasahası iddialarını, NATO İttifakı’na zarar verecek şekilde, Türkiye karşıtı ikili askerî ittifaklar kurmak suretiyle kabul ettirebileceğini düşünmektedir. Öyle ki iki NATO üyesi ülke, bir diğer NATO üyesi ülkeye karşı askerî bir ittifak kurmaya çalışmaktadır.Kuşkusuz, Fransa ve Yunanistan’ın bu nafile çabaları, Ege ve Akdeniz’de hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin kendi haklarını koruma konusundaki kararlılıklarını daha da arttıracaktır. Nihayet, Yunanistan’ın işbirliğine gitmek yerine silahlanma, Türkiye’yi izole etme ve yabancılaştırma politikası gütmesi, bir yandankendisine ve üyesi olduğu AB’ye zarar verirken diğer taraftan da bölgesel barış ve istikrarı tehdit etmektedir.

Bahse konu savunma anlaşması çerçevesinde Fransa’nınYunanistan’a vermesi öngörülen desteği “Bir saldırı hâlinde Avrupa’nın tek nükleer gücü ve BM Güvenlik Konseyinin daimi üyesi olan tek Avrupa Birliği ülkesi (Fransa) ülkemizin yanında olacak.” şeklinde yorumlayan Yunan Başbakanı’nın nasıl bir hayal dünyasında yaşadığını göstermesi bakımından manidardır. 

Öte yandan Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz arama çalışmaları yüzünden ortaya çıkan gerilim sürerken aralarında Güney Kıbrıs, Yunanistan, ABD, İngiltere ve Fransa’nın da bulunduğu sekiz ülkenin savaş uçakları ve gemileriyle ortak tatbikat yapılması, bölgede tansiyonu artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Nemesis adı verilen butatbikatta, KKTC’ye ait deniz yetki alanlarının ihlal edilmesi ise manidardır.

Önümüzdeki günlerde Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin katılımıyla bir “Paris Konferansı” yapılması teklifine Türkiye “Hayır” demiştir. Zira Türkiye’nin “bütün kıyıdaş ülkelerin katılımıyla, hakkaniyete dayalı bir Doğu Akdeniz veya Akdeniz Ekonomik İşbirliği Konferansı yapılması” teklifi masada dururken bu nevi toplantılara katılımın bir manası bulunmamaktadır.

Bugüne kadar Türkiye; Doğu Akdeniz ve Ege’de Yunanistan’ın haksızlığını dünya kamuoyuna diplomatik yollardan izah etmiş ve Doğu Akdeniz’de hem kendisinin hem de KKTC’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru hak ve çıkarlarını koruma hususunda kararlılığını ortaya koymuştur. Bu anlamda Türkiye-KKTC ve Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşmaları, TPAO’ya Doğu Akdeniz’de arama ruhsatı verilmesi, sismik araştırma ve sondaj gemilerimizin bölgeye sevk edilmesi, Geçitkale Havaalanı’nınİnsansız Hava Araçları (İHA) ile Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA) merkezi olarak kullanılmak üzere KKTC tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanımına tahsis edilmesi ve nihayet Kapalı Maraş’ın KKTC tarafından sivil kullanıma açılması, yerinde ve etkili adımlar olarak tarihe geçmiştir.

Esasen Doğu Akdeniz’de doğalgaz arama faaliyetleri son on yılda yoğunluk kazanmış ve bu bahaneyle Bölge; ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi buraya sınırı dahi olmayan ülkelerin oyun alanına dönüşmüştür. Türkiye dışındaki Bölge ülkeleri ise yukarıda sayılan ülkelerin uluslararası enerji şirketlerine verdikleri izin ve ruhsatlarla tansiyonu iyice artırmış bulunmaktadır. Mesela GKRY ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)alanlarında sondaj izni verdikleri İtalyan ENI, Fransız Total, Rus Novatek, Amerikan Noble Energy ve Exxon Mobil şirketlerine güvence sağlamak üzere bu devletlerin donanmalarının Doğu Akdeniz’de konuşlanması suretiyle bu ülkelerin Bölge’deki ekonomik ve askerî faaliyetlerinin yoğunlaşması, Doğu Akdeniz’de suların ısınmasına sebep olmaktadır. Öte yandan Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkelerin kendi aralarında yaptıkları birtakım ittifaklar ile Türkiye ve KKTC’yi sürecin dışında tutmaya çalışmaları ve AB’nin tüm bu hukuksuz girişimler karşısında üyesi olan GKRY’ye arka çıkması, meselenin daha da derinleşmesine yol açmıştır.

Doğu Akdeniz’de, Türkiye ve KKTC’yi yok sayarak yürütülen bütün bu MEB belirleme, belirlenen alanlarda doğalgaz arama ve sondajlama gibi uluslararası hukuka aykırı, haksız faaliyetlere karşı Türkiye’nin diplomatik ve barışçı girişimleri devam etmiştir. Bu anlamda Türkiye, kendisini Akdeniz’de kuşatmaya, Kıbrıs Adası ile bağını koparmaya ve bölgenin enerji kaynaklarını gasp etmeye yönelik hamlelere karşı, gerek proaktifhamlelerle gerekse uygun misillemelerle cevap vermekten kaçınmamış ve bu vesileyle Doğu Akdeniz’deki varlığını ve ekonomik faaliyetlerini artırmış bulunmaktadır.

Rumların bu cüretkâr adımlarına karşı Türkiye’nin ilk cevabı olarak 21 Eylül 2011 tarihinde, New York’ta, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Türkiye ile KKTC arasında Kıta Sahanlığını Sınırlandırma Anlaşması’nı (KSSA) imzalamışlardır. Söz konusu Anlaşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Müteakiben Türkiye, Koca Piri Reis’i Doğu Akdeniz’e sevk ederek bölgede tek taraflı petrol/doğalgaz arama/araştırma çalışmaları başlatmıştır.

Ardından da KKTC Hükûmeti, Rumlarla aynı bölgeleri yani Kıbrıs Adası ve çevresini 8 parsele ayırarak Türk Petrolleri Anonim Ortaklığına (TPOA) ruhsatlandırmıştır. Buna göre, Rumların 13 parseli, hem KKTC’nin parselleri ile kesişmekte ve hem de Türkiye’nin Antalya açıklarında ilan ettiği yetki alanını ihlal etmektedir.

Ardından, GKRY’nin tek yanlı parseller oluşturarak münhasır ekonomik bölge ilan etmesine karşılık, adanın çakışma olmayan kuzey, doğu ve güney kısımlarında Rum tarafının fiili durum yaratma olasılığına karşı, proaktif bir hamleyle KKTC tarafından Türkiye Petrolleri’ne ruhsat sahaları verilmiştir. Bu stratejik adımın akabinde, 2013 yılında petrol ve doğalgaz araştırmalarında kullanılmak üzere satın alınan Barbaros Hayrettin Paşa isimli sismik araştırma gemisi bölgeye gönderilerek 2 ve 3 boyutlu sismik araştırmalara başlanmış; ardından Fatih ve Yavuz sondaj gemileriyle KKTC’nin ruhsat verdiği A, B, C, D, E, F, G olarak adlandırılan alanlarda sondaj çalışmaları başlatılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait savaş gemileri de bölgedeki çalışmalarında bu gemilere refakat etmiştir. Altıncı nesil üst düzey teknolojiye sahip ve 12 bin metre deniz sondaj derinliğine ulaşabilen Türkiye’nin ilk sondaj gemisi Fatih, Mayıs 2019 tarihinde Kıbrıs Adası’nın batısında çalışmalarına başlamış;Yavuz isimli sondaj gemisi de 2019 yaz aylarında bölgeye sevk edilmiştir.

Son zamanlarda, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını artırma, egemenlik sahasının sınırlarını belirleme ve Bölge’deki ekonomik faaliyetlerini genişletme adımlarının belki de en önemlisi, Türkiye-Libya Anlaşması olmuştur. 27.11.2019 tarihinde imzalanan Türkiye-Libya Deniz Yetki alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması ile Türkiye, Doğu Akdeniz’de büyük bir oyunu bozmuş ve gerek GKRY/Yunanistan tarafında gerek AB başta olmak üzere dünya kamuoyunda âdeta şok etkisi yaratmıştır. Yunanistan, GKRY, Mısır ve İsrail’in Doğu Akdeniz’de kurmaya çalıştığı ve Türkiye ile KKTC’ye yer verilmeyen enerji denklemi, Türkiye’nin bu girişimiyle bozulmuştur. Üstelik Türkiye, şu ana kadar KKTC ve Libya ile imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmalarıyla, Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki diğer bazı ülkelerle imzaladığı anlaşmalarla kaybettiği haklarını tekrar kazanmasını bilmiş ve bu suretle deniz yetki alanlarını genişletmiş bulunmaktadır.

Öyle ki Türkiye, Libya ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasıyla Yunanistan’ın GKRY ve İsrail ile yapmayı planladığı MEB anlaşmalarının da önünü kesmiş oldu. Bahse konu anlaşmayla, Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine oluşturulmaya çalışılan oldubittiler engellenmiş; KKTC dışında başka bir kıyıdaş ülke ile deniz yetki sınırlandırma anlaşması imzalanmış, Türk MEB’inin batı sınırları belirlenmiş ve nihayet bölgede siyasi üstünlük elde edilerek hukuki bir zemin sağlanmıştır.

Türkiye-Libya Anlaşması’nı içine sindiremeyen Yunanistan ise GKRY ve İsrail ile East-Med Boru Hattı Anlaşması’nı apar topar imzalama kararı almıştır. ABD’nin de desteklediği ve AB’nin teknik çalışma maliyetine katkı sağladığı yaklaşık 2000 km’lik boru hattı projesinin alternatiflerine nazaran çok daha maliyetli olduğu ve hepsinden öte Türk Kıta Sahanlığı içerisinden geçtiğini dikkate aldığımızda, bu projenin gerçekleşme şansının bulunmadığı görülmektedir.

BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre, deniz yetki alanları sınırlandırmasının, devletlerin ilgili kıyı uzunluklarının orantısına göre adaların ana kıtaların önünü kapatmayacak şekilde ve ters yönde olup olmamaları dikkate alınarak yapılması gerekmektedir. Bu durumda Türkiye’nin Kıbrıs Adası’nın güneyinde hak ve menfaatleri ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda, Akdeniz’e en uzun kıyısı bulunan Türkiye; Mısır, Suriye ve KKTC’nin yanı sıra Libya, İsrail hatta Lübnan ile de kıyıdaş devlet olarak anlaşma imzalayabilecektir. İşte Türkiye, şu ana kadar KKTC ve Libya ile bu anlaşmaları imzalayarak deniz yetki alanlarını genişletmiş bulunmaktadır.

Ayrıca, Libya’nın meşru hükûmeti olan Libya Ulusal Mutabakat Hükûmeti’nin talebi üzerine, Türk askerinin bu ülkeye gönderilmesi de yine Türkiye’nin uluslararası toplumdaki itibarını artırdığı gibi, Doğu Akdeniz’deki varlığını da pekiştiren bir diğer adım olarak tarihe geçmiştir. Bu stratejik adımla Türkiye, Doğu Akdeniz’de kurulan yeni güç dengesinin hâkim unsuru olduğunuda göstermiş oldu. Libya’da kalıcı barış ve huzur ortamının sağlanmasına katkıda bulunmak üzere bu ülkeye Türk askeri gönderilmesi, aynı zamanda Türk milletinin bölgedeki tarihî ve kültürel sorumluluklarının bilincinde olduğunu göstermesi bakımından anlamlı olmuştur.

Öte yandan son yıllarda Doğu Akdeniz’e ilgisi artan Fransa’nın, bölgesel sorunlar üzerinden kendisine Yunanistan, GKRY ve Mısır gibi bölgesel aktörlerin yanında Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi bölge dışı müttefikler deedinmeye çalıştığına şahit olmaktayız. Bu amaca matuf olarak Libya ve Suriye’deki kanun dışı yapılanmalar ve terör örgütleriyle işbirliği yapmakta sakınca görmeyen Paris’in bu hamlelerini,Doğu Akdeniz’de kurulu bulunan dengeyi Türkiye hilafına bozmave bölgesel güç dengesine dâhil olma girişimlerinin son örnekleri olarak değerlendirmekteyiz.

Doğu Akdeniz ve Ege’de doğalgaz arama, kıta sahanlığı ve adalar konularında Yunanistan ile yaşanan gerginliği tırmandıran ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın hamiliğine soyunan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un son zamanlarda Avrupa’da Türk, İslam ve yabancı düşmanı, ırkçı çevrelerin sesi hâline gelmesi ise manidardır. İç siyasette sıkışan Macron’un 2022 yılında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendisine yeni alan açmak için dış politikada bu tür irrasyonel politikalara yöneldiğini düşünmekteyiz. 

Esasen Macron’u bu noktaya getiren AB’li siyasetçilerin de sorumlulukları bulunmaktadır. Kendi başarısızlıklarını örtbas etmeye çalışarak hayalperest Macron’un peşine takılıp Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki egemenlik hak ve yetkilerini yok sayan ve Yunanistan/GKRY ile işbirliğine giden AB’li siyasetçiler, hep birlikte Türkiyesiz, KKTC’siz bir Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Ege için propaganda yürütmektedirler. Tarafsız bir duruş sergilemesi gereken AB’nin, uluslararası hukuku görmezden gelerek Macron’un değirmenine su taşıması, abesle iştigaldir. Unutmayalım ki Fransa, AB dönem başkanlığında, 6 Mart 1995’te, Brüksel’de, Türkiye ile Gümrük Birliği oluşturulmasına Yunanistan’ın vetosunu kaldırmasına karşılık, Kıbrıs’ın AB üyeliğini öngören bir anlaşmaya varılmasını sağlamıştır. Bu hareket, Fransa’nın AB’yi Türkiye’ye karşı kullanma girişimlerinin ilki olmadığı gibi sonuncusu da olmayacaktır. 

Bu noktada, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Kıbrıs politikasının temel esaslarından kısaca bahsetmek isteriz. Bölge’de kurulan yeni güç dengesinin temel taşlarını oluşturan Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Kıbrıs politikası şu esasları ihtiva etmektedir:

1. Deniz yetki alanları, uluslararası hukuka uygun olarak hakça ve adil biçimde sınırlandırılarak kıta sahanlığımızdaki egemenlik haklarımız korunacaktır.

2. Kıbrıs Türklerinin Ada’nın eşit ortağı olarak hidrokarbon kaynakları üzerindeki hak ve çıkarları garanti altına alınacaktır.

3. Kıbrıs’ta çözüm, Ada’daki gerçekler çerçevesinde, egemen eşitlik temelinde iki devletli bir yapıyla, yani iki ayrı egemen devletin varlığını devam ettirmesi ile mümkün olabilecektir. Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisi devam edecektir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasının bir diğer temelini oluşturan Kıbrıs konusunu, iki farklı açıdan değerlendirmek durumundayız. Birincisi, Ada’nın jeostratejik konumu itibarıylaAnadolu’nun güvenliği açısından vazgeçilmez önemidir. İkincisi ise Türk milletinin, Osmanlı’nın bakiyesi olan Kıbrıs Türk halkı üzerindeki tarihî ve kültürel sorumluluklarıdır.

Bu noktada, Doğu Akdeniz’deki gerginliğin sona erdirilmesine ve 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları ve uluslararası deniz hukuku ile Türkiye’nin yapıcı girişimleri sayesinde bölgede sağlanan barış ve istikrar ortamının korunmasına yönelik önerilerimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Bütün kıyıdaş ülkelerin katılımıyla, hakkaniyete dayalı bir Doğu Akdeniz veya Akdeniz Ekonomik İşbirliği Konferansı düzenlenmelidir. Bu meyanda Akdeniz’e en uzun kıyısı bulunan Türkiye’yi dışarıda bırakan “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” gibi oluşumların, ne AB’ye ne de bölge ülkelerine bir yarar sağlayacağının bilhassa Brüksel tarafından dikkate alınması gerekmektedir.

2. Kıbrıs, Ege gibi haksız dayatmalardan vazgeçilmelidir.

3. Türkiye-AB Göç Anlaşması derhâl güncellenmelidir.

4. Kıbrıs konusunda hızlı ve etkili bir diplomasi faaliyeti başlatılmalıdır. 

Bu kapsamda Kıbrıslı liderler arasında ağır aksak yürütülmeye çalışılan görüşmelere, siyasi eşitliğe sahip, egemen iki devlet temelinde ivme kazandırılması için milletlerarası camia nezdindeki diplomatik girişimlere hız verilmelidir. Özellikle BM ve ABD’nin süreçte etkin rol oynamaları sağlanmalıdır. (ABD Senatosu’nun, GKRY’ye karşı uyguladığı silah ambargosunun kaldırılmasına yönelik aldığı karar, Doğu Akdeniz’de ve bilhassa Kıbrıs meselesinde ABD’nin tarafsız konumunu terk ederek Yunanistan/GKRY lehine bir duruş sergilemeye başladığını işaret etmektedir.) Bugüne kadar hep Türk-Yunan dengesini gözetmiş olan ABD’nin bu defa Yunanistan lehine bir tavır takınmış olması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur.

Netice itibarıyla Doğu Akdeniz’de sular giderek ısınmaktadır. Doğu Akdeniz’in enerji jeopolitiğine odaklanan birtakım uzak güçler, bu vesileyle Bölge’nin yüzen üssü olarak değerlendirilebilecek Kıbrıs Adası’nın uluslararası statüsünü ihmal ederek sadece GKRY ile temasa geçmekte ve Kıbrıs Türk halkını ve KKTC’yi yok saymaktadırlar. Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakları görmezden gelinerek atılan bu adımlar da garantör ülke Türkiye tarafından yok sayılmakta ve gerek Türkiye’nin gerek KKTC’nin egemenlik hak ve menfaatlerinin korunması için her türlü girişimde bulunulmaktadır. Bu anlamda Türkiye, ihtiyaç duyulan tüm Silahlı Kuvvetler unsurlarını Doğu Akdeniz’e sevk etmiş bulunmaktadır.

GKRY’nin uluslararası hukuka aykırı olarak tek yanlı attığı adımlarla bölgedeki siyasi tansiyonu yükseltmesi ise sadece kendisine zarar verecektir. Zira Rumların bu tahrik edici yaklaşımlarını devam ettirmeleri hâlinde Doğu Akdeniz’de sıcak bir çatışma çıkması ihtimali mümkün görünmektedir. Bütün bu haksız girişimlere karşı Türkiye, meseleyi diplomatik usullerle ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde çözüme kavuşturmanın yollarını aramış ve aramaya da devam etmektedir. Ancak, Türkiye’nin gerektiğinde askerî ve ekonomik tedbirlere başvurmaktan çekinmeyeceğini de dünya kamuoyunun bilmesi gerekmektedir. 

Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından tek taraflı olarak yararlanma hayaline kapılan Rumlar, uluslararası camianın baskısıyla oturdukları müzakere masasından kaçmayı başarmışlardır. Velhasıl Yunan/Rum tarafının dayatmalarıyla Kıbrıs ipoteği altına alınan Türkiye-AB ilişkileri, Ada’da Rumlar lehine sonuçlanacak bir çözüme odaklanmış bulunmaktadır. Türkiye’nin Ada üzerindeki uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hak ve yetkisini kaldırıp yerine AB garantörlüğü getirmek isteyen Brüksel’in, Kıbrıs’ta taviz koparmadan Türkiye’nin AB sürecini ilerletmek istemediği açıktır. Ne var ki Kıbrıs’ta sağlanacak adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözümün Türkiye’nin birinci önceliği olduğu ve AB’nin şantajlarına boyun eğilmeyeceği de izahtan varestedir.

Doğu Akdeniz’in merkezinde yer alan ve dünya devletleri için jeopolitik bir çekim merkezi hâline gelen Kıbrıs’ın önemi, yeni keşfedilen petrol ve doğalgaz yatakları nedeniyle daha da artmış bulunmaktadır. Bundan dolayı uluslararası oyuncular, Kıbrıs üzerinde çeşitli senaryolar geliştirmektedirler. Her biri farklı amaçlar güden bu planların ortak paydası, Kıbrıs Adası üzerinde mutlak hâkimiyet sağlamak ve Bölge’deki enerji kaynaklarından pay almaktır. Ne var ki Türkiye’yi Ege Denizi’nde karasularına ve Doğu Akdeniz’de Antalya Körfezi’ne hapsetme çabaları başarısızlıkla neticelenecektir. Bu bakımdan, millî güvenliği açısından hayati bir öneme haiz bulunan haklı Kıbrıs davasını yakından takip etmek, giderek ağırlaşan uluslararası baskılara göğüs germek ve nihayet Kıbrıs’ta barış ve huzurun garantörlüğü misyonunu ilelebet sürdürmek, Türkiye için vazgeçilmez bir mecburiyettir.

Türkiye, son dönemde attığı stratejik dış politika adımlarıylagerek uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerini gerekse KKTC ile Kıbrıs Türk halkının siyasi ve ekonomik haklarını korumakta kararlı olduğunu göstermiştir. Türkiye-Libya sınırlandırma anlaşmasıyla Türk milleti, Mavi Vatan’ını korumakta hiç tereddüt etmeyeceğini dünyaya ilan etmiş oldu. Zira Türkiye, Doğu Akdeniz’de bir enerji meselesi gibi görünen hadisenin arka planında egemenlik mücadelesinin yattığının farkındadır. 

Bu noktada, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamak suretiyle birtakım ittifaklar kurmaya çalışan İsrail, Mısır ve Lübnan’a da şunu hatırlatmak isteriz: Kıyıdaş ülke olarak Türkiye ile ikili sınırlandırma anlaşmaları yapmaları hâlinde, GKRY tarafından gasp edilmiş yetki alanlarının bir kısmını geri kazanmaları mümkün bulunmaktadır. Yunanistan’ın ise Kıbrıs’ta ve Ege sorununda olduğu gibi Doğu Akdeniz’de de haksız olduğunu kabul etmekten ve Türkiye’nin önkoşulsuz diyalog çağrılarına olumlu karşılık vermekten başka bir seçeneği bulunmamaktadır. Velhasıl Doğu Akdeniz’de kalıcı barış ve huzur, GKRY/Yunanistan ve bölge dışı ülkelerle yapılan Türkiyesiz ittifaklarla değil, bilakis bölgenin en güçlü ülkesi ve yeni güç dengesinin hâkim unsuru olan Türkiye ile birlikte hareket etmekle sağlanabilecektir.

https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/nejat-cogal/dogu-akdeniz-de-yeni-denge-arayislari-ve-kibris-10506

Share This:

Bayrak2

Share This:

Bayrak

Share This:

Ankara Vilayetler Evi

Share This:

Ankara

Share This:

“Enerji ve Güvenlik Denkleminde Doğu Akdeniz” Konulu Tematik Panel

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü tarafından koordine edilen Sahil Güvenlik Komutan Yardımcısı Tuğamiral Cengiz FİTOZ’un moderatörlüğünde, Ankara Üniversitesinden Prof.Dr.Sertaç Hami BAŞEREN’in, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinden Prof.Dr. Levent AYDIN’ın ve Araştırmacı Yazar Nejat ÇOĞAL’ın konuşmacı olduğu “Enerji ve Güvenlik Denkleminde Doğu Akdeniz” konulu tematik panel düzenlenmiştir.

http://www.jsga.edu.tr/enerji-ve-guvenlik-denkleminde-dogu-akdeniz-konulu-tematik-panel-duzenlenmistir

Share This:

Nejat ÇOĞAL

Share This:

TÜRKİYE-AB GÜMRÜK BİRLİĞİ GÜNCELLENMELİ Mİ?

07.09.2020
Nejat ÇOĞAL

Türkiye’nin son zamanlarda gündeme getirdiği ve tam 24 yıldır uygulana gelen Gümrük Birliği Anlaşması’nın günün şartlarına uygun olarak yeniden gözden geçirilmesi taleplerinin Brüksel tarafından sıcak karşılanmaması, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni gerginliklerin baş gösterebileceği izlenimini vermektedir. Tam üyeliğe giden yolun başlangıcı olarak kabul edilen ve geçici bir dönem olarak başlatılan bu sürecin uzayıp gitmesi, AB’nin gümrük birliği ile neyi hedeflediği konusundaki şüpheleri de beraberinde getirmektedir. Acaba Avrupa Birliği, Türkiye’yi ilelebet gümrük birliği aşamasında mı tutmak istemektedir, yoksa gerçekten de tam üyeliği mi hedeflemektedir? Yani yolun sonu, gümrük birliği mi yoksa tam üyelik midir? Çalışmamızda özellikle bu sorunun cevabını aramaya çalışacağız.

Türkiye-AB tam üyelik katılım sürecinin âdeta donma noktasına geldiği bir dönemde, ABD ile AB arasında Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması imzalanmasına yönelik müzakerelerin başlaması, Türkiye’nin Gümrük Birliği uygulamaları konusundaki endişelerini had safhaya çıkarmış bulunmaktadır. Zira Türkiye, kendisini doğrudan ilgilendirecek böyle bir anlaşmanın dışında bırakılmaktadır ve bu durum, Türkiye’nin dış ticaretine yeni bir darbe vurmak anlamına gelmektedir.

Esasen sorun, Türkiye’nin tam üye olmadan AB ile gümrük birliği ilişkisine girmesinden kaynaklanmaktadır. Tam üyeliğe giden yolun başlangıcı olarak kabul edilen ve geçici bir dönem olarak başlatılan bu sürecin gereğinden fazla uzamasıyla bu mesele, maalesef daha da derinleşmiştir.

Bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada küreselleşme eğilimleri baş göstermiş; ülkelerarası ticaretin önündeki engellerin kaldırılarak serbestleştirilmesi ve ticaretin artırılması yönünde girişimler başlatılmıştır. Bu kapsamda, 1947 yılında Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) tesis edilmiş; 1951 yılında altı Batı Avrupa ülkesi, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunu (AKÇT) kuran Paris Anlaşması’nı imzalamış; 1957 yılında, yine altı Batı Avrupa ülkesi (Altılar: Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg.) tarafından Roma’da imzalanan Anlaşmalar ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuştur. Günümüzde Avrupa Birliği adını alan Topluluk, 28 üyeli 500 milyon nüfuslu küresel bir güç olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye, Avrupa’da meydana gelen değişikliklere karşı kayıtsız kalmamış; Avrupa’nın ekonomik bütünleşme sürecine dâhil olma iradesini, 31 Temmuz 1959 tarihinde AET’ye üyelik başvurusunda bulunmak suretiyle ortaya koymuştur. Topluluk ile Türkiye arasında cereyan eden müzakerelerin ardından, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanıp 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Anlaşması ile Türkiye-AET arasında ortak üyelik ilişkisi başlamıştır. Uzun dönemde, Türkiye’nin Topluluk’a tam üye olmasının hedeflendiği Ankara Anlaşması, bu amaca ulaşmak için üç dönem öngörmüştür. Bunlar, Hazırlık Dönemi(1.12.1964-31.12.1972), Geçiş Dönemi (1.1.1973-31.12.1995) ve 1.1.1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile başlayan ve hâlen devam eden Son Dönem’dir.

Hazırlık Dönemi’nde Türkiye, Geçiş Dönemi ve Son Dönem boyunca kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilmesi için, Topluluk’un yardımıyla ekonomisini güçlendirecekti. 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile başlayan Geçiş Dönemi’nde ise, Türkiye-AET arasında kurulacak bir gümrük birliğinin aşamalı olarak tesis edilmesi hedeflenmişti. Türkiye, 14 Nisan 1987’de Avrupa Topluluğu’na “tam üye”olmak için başvurmuş; Avrupa Konseyi, bu başvuruyu Aralık 1989’da reddetmişti.

1995 yılına gelindiğinde, 12 ve 22 yıllık sanayi malları listelerindeki tercihli indirimlerin oranı sırasıyla %95 ve %80’e, AB’nin Ortak gümrük Tarifesi’ne uyum oranı ise 12 ve 22 yıllık listeler için %90 ve %85 düzeyine ulaşmıştı.

Türkiye-AB arasında cereyan eden zorlu müzakereler neticesinde, 6 Mart 1995 tarihli, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (OKK) alınarak Türkiye-AB Gümrük Birliği, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren yürürlüğe girmişti. Alınan 1/95 sayılı OKK ile gümrük vergilerinin kaldırılması, malların serbest dolaşımı ve ticaretin hızlandırılması gibi kararlar alınmış olup Türkiye bu kararlar sonrasında Topluluk’un üçüncü ülkelere karşı uyguladığı ticaret politikasına tabi olmayı kabul etmiştir.

Gümrük Birliği ile Türkiye, AB’ye karşı sanayi ürünleri ve işlenmiş tarım ürünlerinde (Bazı hassas ürünlerde 5 yıllık geçiş dönemi öngörülmüştür.) gümrük vergileri, eş etkili vergiler ile miktar kısıtlamalarını kaldırmıştır. Tarım ürünleri ve AKÇT ürünleri Gümrük Birliği kapsamı dışında bırakılarak hassas ürünler hariç tüm sanayi ürünlerinde üçüncü ülkelere karşı AB’nin Ortak Gümrük Tarifesi uygulanmaya başlanmıştır. 1/95 sayılı OKK Gümrük Birliği düzeninin ne şekilde işleyeceğini ortaya koymak üzere AB’nin İç Pazar Mevzuatı’na dayalı olarak hazırlanmıştır.

Türkiye-AB Gümrük Birliği, her ne kadar Türkiye’nin dış ticaretinde köklü bir değişikliğe yol açmamış ise de gerek ticaretin mal ve ülke bazında çeşitlenmesi gerek ülkeye yeni teknoloji ve sermaye girişinin hızlanması ve rekabetin geliştirilmesi açısından değerlendirildiğinde, tam üyelik yolunda atılmış çok yararlı bir adım olmuştur. Yine, Türk ekonomisinin gerek Avrupa piyasası gerek küresel piyasayla bütünleşmesine ve ticaretin artmasına katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca, Gümrük Birliği, Türkiye-AB ilişkilerinin daha da derinleşmesine katkıda bulunarak malların serbest dolaşımı ve ticaret politikası; gümrük vergileri, miktar kısıtlamaları ve eş etkili önlemler ile vergi ve resimlerin kaldırılması; ortak gümrük tarifesi ve tercihli tarife politikaları; fikrî sınai ve ticari hakların korunması alanlarında önemli adımlar atılmasında ve yasaların yakınlaştırılmasında itici bir güç olmayı başarmıştır. 2016-2019 döneminde, Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin ortalama payının %43 civarında olması, Türk ekonomisinin gelişmiş Batı ekonomileri ile rekabet edebilir bir düzeye geldiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

Ne var ki, tam üyelik yolunda atılan bu son adım, gereğinden fazla uzamış ve geçici bir dönem olacağı öngörülerek çıkılan bu yolun tam üyelik hedefine varıp varmayacağı konusundaki şüpheleri de beraberinde getirmiştir. Fakat nihai hedefin tam üyelik olduğu unutulmamalıdır. Türkiye, AB’ye tam üyelik sürecinde üzerine düşeni ziyadesiyle yerine getirmiştir. Bu kapsamda Hazırlık DönemiGeçiş Dönemi ve Son Dönem olan Gümrük Birliği sürecini başarıyla tamamlamış ve nihayet 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan tam üyelik müzakere sürecini de başarıyla devam ettirmektedir. Ne yazık ki 60 yıllık bu uzun, ince yolda Türkiye’nin gösterdiği performansı görmezden gelen AB, “Avrupalı değilsiniz.” veya “Kıbrıs’tan çekilmelisiniz.” gibi gayriciddi gerekçelerle süreci uzatmaya ve ikiyüzlü yaklaşımlarla Türkiye gibi güçlü bir ülkeyi kapıda bekletmeye çalışmaktadır.

Türkiye-AB arasındaki ticaret hacmi, 2019 yılı itibarıyla 144 milyar dolara ulaşmış; 2008 ile 2015 yılları arasında Türkiye’nin toplam doğrudan yabancı sermaye giriş portföyünde AB’nin ortalama payı yaklaşık %67,4 oranında gerçekleşmiştir. Ne var ki Türkiye’nin AB ile ekonomik uyumu, ciddi anlamda ilerlemesine rağmen tam üyeliğe giden yolda son ve geçici bir dönem olması gereken Gümrük Birliği sürecinin uzayıp gitmesi, Türkiye’yi rahatsız etmeye başlamıştır. Zira ilk dönemlerde elde edilen avantajlar, süreç uzadıkça dezavantaja dönüşmeye başlamıştır.

Mesela, AB’nin üçüncü ülkelerle tek taraflı olarak yaptığı serbest ticaret anlaşmaları, Türkiye’yi açık bir pazar hâline getirmekte ve haksız rekabete yol açmaktadır. Avrupa Birliği, üçüncü ülkelerle yaptığı STA’lara, tam üye olmadığı gerekçesiyle Türkiye’yi dâhil etmemekte, bu durum ise 3. ülkelerin AB’ye tanıdığı imtiyazlardan Türkiye’yi yoksun bırakmaktadır. Üstelik Türkiye, bu ülkelere karşı AB’nin ortak gümrük tarifesini de uygulamak zorunda bırakılmaktadır. Türkiye, AB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelere sanayide %4.2 gümrük vergisi uygularken onlar Türkiye’ye %40-50 oranlarında vergi uygulamaktadır. Türkiye’nin, Brüksel’den Gümrük Birliği Anlaşması’nın gözden geçirilmesini talep etmesi, bu anlamda yerinde bir girişimdir.

Esasen, Gümrük Birliği‘nin güncellenmesi için Türkiye ile AB arasında daha evvel bir mutabakat oluşmuştu. Ancak yeni tur müzakerelerin başlaması için Avrupa Komisyonuna verilmesi gereken yetki, başta Almanya olmak üzere bazı üye ülkelerin Türkiye ile ilgili siyasi çekincelerinden dolayı henüz Konsey tarafından onaylanmadı ve süreç, beklemeye alındı. Üstelik her iki tarafa da fayda sağlayacağı aşikâr olan söz konusu güncelleme için özellikle Almanya’nın birtakım koşullar ileri sürmesi, abesle iştigaldir. Türkiye’nin duyduğu rahatsızlığı bildikleri hâlde Gümrük Birliği’nin derinleştirilerek modernize edilmesi yönünde somut bir adım atmayan Brüksel’in bu yaklaşımı ise, gayrisamimi duruşunun da bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Günü vesilesiyle yaptığı şu açıklamanın Brüksel tarafından iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz: “… Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sadece Türkiye’nin değil, Birlik’in de yararınadır. Yapılan etki analizi çalışmaları bunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Menfaatlerimiz doğrultusunda Avrupa Birliği ile dış politika, ulaştırma, enerji, ekonomi, güvenlik, terörle mücadele alanlarında üst düzey diyaloğu sürdürmeli ve zirveleri düzenli hâle getirmeliyiz. Türkiye’nin Helsinki’de resmen aday ilan edilişinin 20. yılında Helsinki ruhunu tekrar canlandıracak çalışmalara ağırlık vermeliyiz. Türkiye olarak yol haritamız ve pusulamız bellidir. Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerinde ne baskılara boyun eğeceğiz ne de birilerinin bizi minder dışına atmasına müsaade edeceğiz…”

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile oluşturduğu Gümrük Birliği ilişkisinin Türkiye açısından ekonomik, ticari, kurumsal, hukuksal ve finansal birçok alanda küçümsenmeyecek olumlu etki ve sonuçları olmuştur. Ancak, “tam üyelik” yolunda geçici ve teknik bir süreç olarak öngörülen Gümrük Birliği’nin daha fazla uzatılmadan tam üyelikle sonuçlandırılması gerekliliği de ayrı bir gerçektir. Zira 01.01.1996 tarihinde başlayan ve Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği yolunda son aşama olan Gümrük Birliği sürecinin bu şekilde uzayıp gitmesi, Türkiye’yi ekonomik ve sosyal açıdan olumsuz etkilemektedir. Bu bakımdan, Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması’nın genişletilerek ve derinleştirilerek derhâl revize edilmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu kapsamda;

1. Gümrük Birliği Anlaşması kapsamında öncelikle, haksız rekabete yol açan, “Türk işadamlarına yönelik vize uygulaması ve taşıma araçlarına getirilen kotalar” gibi teknik engeller tümüyle ortadan kaldırılmalıdır.

2. Türk vatandaşlarının Ankara Anlaşması’ndan kaynaklanan serbest dolaşım hakkının derhâl ve koşulsuz olarak verilmesi gerekmektedir.

3. AB ile tercihli ticari ve ekonomik ilişkilerin tarım, kamu alımları, hizmetler ve e-ticaret gibi yeni alanlara genişletilmesi gerekmektedir.

4. AB’nin üçüncü ülkelerle tek taraflı olarak yaptığı serbest ticaret anlaşmaları, Türkiye’yi açık bir pazar hâline getirmekte ve haksız rekabete yol açmaktadır. Bu bakımdan, AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye’yi de dâhil etmesi veya Türkiye’nin de bu ülkelerle benzer anlaşmalar yapmasına imkân verilmesi gerekmektedir.

5. AB ile ABD arasında yürütülen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması (TTIP) müzakerelerine Türkiye’nin de dâhil edilmesi ve ülkemizin koordineli bir şekilde bu anlaşmaya taraf olması gerekmektedir.

6. Türkiye’nin AB’ye tam üye olmaksızın Gümrük Birliği’ne dâhil olan ilk ve tek ülke olması hasebiyle AB’nin tek taraflı iradeyle aldığı kararlara uyma taahhüt ve zorunluluğu, Türkiye’yi zor durumda bırakmaktadır. Bu bağımlılık, sadece AB’nin birlik içindeki anlaşmalarına sadakat şeklinde değil, aynı zamanda Birlik dışı üçüncü ülkelerle dış ticaret ve gümrük konularında yaptığı ve yapacağı anlaşmalara da uyma zorunluluğu şeklinde ortaya çıkmaktadır. AB’nin karar alma mekanizmalarının dışında bırakılarak, ekonomik açıdan edilgen bir konumda tutulmaya çalışılan Türkiye için yolun sonu Gümrük Birliği değil, tam üyeliktir. Türkiye-AB Gümrük Birliği, tam üyelik yolunda Ankara Anlaşması ile öngörülen teknik bir süreçtir. Türkiye, bu aşamayı da diğerleri gibi başarıyla geçmiştir. Dolayısıyla bu geçici ve teknik sürecin daha fazla uzatılmadan üyelikle sonuçlanması için Avrupa Birliği de çabalarını yoğunlaştırmalı ve tam üyelik müzakerelerinin tıkanmasına yol açacak gelişmelere müsaade etmemelidir.

7. Brüksel, Gümrük Birliği Anlaşması’nı revize etmekten imtina ederse Türkiye’nin Gümrük Birliğinden çıkması ve bunun yerine Türkiye ile AB arasında serbest ticaret anlaşması yapılması gündeme gelmelidir.

8. Kıbrıs’ta adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm sağlanıncaya kadar, 29 Temmuz 2015 Deklarasyonu uyarınca Türk limanlarının Rum gemilerine kapalı tutulması uygulamasına devam edilmelidir.

Diğer taraftan, Avrupa Birliğinin Türkiye’ye karşı uyguladığı çelişkili politikalar, çifte standartlı yaklaşımlar ve birtakım oyalama taktikleri Türkiye’yi, “Gümrük Birliği’nden çıkma” seçeneğini bile sorgulama noktasına getirmiştir. Bu meyanda, Brüksel’e teklifimiz şudur: Gelin, Gümrük Birliği’ni revize edelim ve bu kapsamda Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakkını tanıyın, Türk ürünlerine kotaları kaldırın ve nihayet 3. ülkelerle yaptığınız serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye’yi de dâhil edin. Yok, eğer buna yanaşmıyorsanız, o hâlde Gümrük Birliği feshedilsin. Türkiye ile de STA yapın.”

Eğer Gümrük Birliği sürecini Türkiye’nin AB yolunda varabileceği son aşama olarak betonlaştırmak hedefleniyorsa o zaman Türkiye’nin duyduğu rahatsızlığın dikkate alınması gerekmektedir. Aksi hâlde “Gümrük Birliği’nden çıkıp AB ile STA imzalayalım.” önerimizin ivedilikle değerlendirmeye alınması gerekmektedir. Her hâlükârda Brüksel’in, Avrupa Komisyonu’nun eski Enerjiden Sorumlu Üyesi Alman Günther Oettinger’in şu tespitinin dikkate almasında yarar bulunmaktadır: “Önümüzdeki 10 yıl içinde Alman ve Fransız Başbakanlar… gittikleri Ankara’da Türkiye’nin AB’ye üye olması için yalvaracaklar.”.

Sonuç olarak ortak üyelik başvurusundan itibaren 61 yıl, tam üyelik başvurusundan itibaren ise 33 yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye hâlâ AB kapısında bekletilen aday ülke konumundadır. Kuşkusuz, Türkiye bu uzun ince yolda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiştir. Bu kapsamda, Ankara Anlaşması ile öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmiş; 1.1.1996 tarihi itibarıyla AB ile Gümrük Birliği’ni uygulamaya geçirmiş; siyasi, toplumsal ve ekonomik reformların ardından tam üyelik müzakere sürecini başlatabilmiştir. Yoğun tartışmaların ardından 2005 yılında başlatılan ve hâlen ağır aksak ilerlemekte olan tam üyelik müzakere sürecinde gösterdiği performansla Türkiye, Batı ile bütünleşme kararlılığını ortaya koymuş bulunmaktadır.

Buna rağmen, AB’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartlar ve haksız uygulamalar nedeniyle son zamanlarda Türk milletinin AB heyecanı sönmüş ve katılım süreci kilitlenme noktasına gelmiştir.

Mesela, Türkiye’nin önüne “imtiyazlı ortaklık”, “serbest dolaşımsız üyelik”, “ucu açık süreç”, “Birlik’in hazmetme kapasitesi” gibi ne olduğu belirsiz kavramlar koyarak tam üyeliğe karşı alternatif formüller üretme çabasına giren AB’li yetkililer, tam üyeliği “Kıbrıs” koşuluna bağlamak suretiyle Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadırlar. Bu durum, Türkiye-AB tam üyelik müzakere sürecinin bir yol kazasına uğrama ihtimalini de artırmaktadır. Dolayısıyla bu geçici ve teknik sürecin daha fazla uzatılmadan üyelikle sonuçlanması için Avrupa Birliği de çabalarını yoğunlaştırmalı ve tam üyelik müzakerelerinin tıkanmasına yol açacak gelişmelere müsaade etmemelidir. Velhasıl Brüksel, Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşme sürecini Gümrük Birliği ile sonlandırma hayalinden vazgeçmeli ve tam üyelik için artık Türkiye’ye bir tarih vermelidir.

Bölgesinin en güçlü ve istikrarlı ülkesi olan, tarihî ve kültürel birikimi ve jeopolitik konumu itibarıyla küresel bir güç olma kapasitesine sahip bulunan Türkiye, uzun süre AB kapısında bekletilebilecek bir ülke değildir ve tam üyelik dışında bir seçeneği de kabul etmeyecektir. Millî birlik ve beraberlik içerisinde etkin, gerçekçi ve çok yönlü dış politika stratejileri geliştirebilen bir Türkiye’nin farklı alternatifler üretme potansiyeline sahip olduğunun bilhassa bazı Avrupalı liderler tarafından anlaşılması, bu açıdan önem arz etmektedir.

Türk Yurdu Dergisi Eylül 2020, Sayı: 397

https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/nejat-cogal/turkiye-ab-gumruk-birligi-guncellenmeli-mi-10088

Share This:

KKTC’de Neler Oluyor?

10.02.2020

Nejat ÇOĞAL

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın, İngiliz The Guardian gazetesine verdiği demeçte, Türkiye’ye bağlanma ihtimalini “korkunç” olarak görmesi ve daha fazla bağımsızlık için Rum tarafının desteğine ihtiyaçları olduğunu söylemesini bir skandal olarak değerlendirebiliriz. Akıncı, bu talihsiz açıklamalarıyla, 1963-1974 yılları arasında Rumlar tarafından katledilen Kıbrıslı Türkler ile 1974 Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’nın kahraman şehitlerinin kemiklerini sızlatmıştır.

“Yarım asırlık bölünmüşlükten sonra tek işler çözümün federal bir çatı altında yeniden birleşme olduğunu belirtip, bu başarılamazsa, Kuzey Kıbrıs’ın daha fazla bağımlı hale geleceği ‘Ankara tarafından yutulabileceğini’ ve ‘de facto Türkiye’ iline dönüşebileceğini” söyleyen KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’yı şiddetle kınıyor ve özür dilemesini bekliyoruz.

Esasen, biz Mustafa Akıncı’yı, 7 Temmuz 2015 tarihinde yayımlanan “Kıbrıs’ta Akıncı-Anastasiadis Dönemi” başlıklı makalemizde, Rum tezlerinden uzak durması ve daha millî bir duruş sergilemesi yönünde uyarmış ve bu uyarılarımızı müteaddit defalar dile getirmiştik. Ne yazık ki, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, bu uyarıları dikkate almamış ve daha da ileri giderek önce Anavatan Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı’nı eleştirme gafletine düşmüş ve geldiğimiz noktada ise yabancı haber ajanslarına yaptığı, “Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı yutması ve Türkiye’ye bağlanmanın korkunç olacağı”, “İkinci bir Tayfur Sökmen olmayacağı” şeklindeki açıklamalarla haddini ziyadesiyle aşmış bulunmaktadır. Akıncı’nın seçimlere yönelik bu maksatlı açıklaması, Kıbrıs Türk tarafını üzerken Kıbrıs Rum tarafını maalesef mutlu etmiştir. Ne var ki Kıbrıs Türk halkının, Nisan’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Akıncı’ya en ağır cevabı vereceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Bu vesileyle, Mustafa Akıncı’ya Kıbrıs’ın yakın tarihini kısaca hatırlatmak mecburiyetindeyiz:

Yunan Cuntası’nın Kıbrıs’ta “enosis”i gerçekleştirme ve kuşatma altına aldıkları Kıbrıslı Türkleri yok etme aşamasına geldikleri bir sırada, Türkiye’nin, Garanti Anlaşması’ndan kaynaklanan yetkisini kullanarak düzenlediği Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk Toplumunu, âdeta uçurumun kenarından çekip kurtarmıştır.

Kıbrıslı Türklerin 1963, 1964, 1967 ve 1974 yıllarında uğradığı katliamlar, Kıbrıs Türk halkının kolektif hafızasına âdeta kazınmış bulunmaktadır. Benzer olayların tekrarlanmamasını kim garanti edebilir? AB mi? Elbette hayır. Kıbrıslı Türk soydaşlarımızın güvenliğinin yegâne garantörü, Anavatan Türkiye’dir; Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri’dir. Gerçekler bu kadar ortada iken Rumlardan veya Brüksel’den medet ummak nafile çabadır. İşte, 1974 Barış Harekâtı’yla birlikte barış ve huzur ortamına kavuşan Kıbrıs Türkleri, kesinlikle o acı dolu günlere geri dönmek istememektedirler.

Bu nedenle Akıncı’nın, 46 yıldır Ada’da barış ve huzurun güvencesi olan Anavatan Türkiye’nin hassasiyetleri çerçevesinde ve Ada’daki gerçekler temelinde, millî bir politika takip etmesi elzemdir.

Esasen, ne AB’nin ne de küresel güçlerin baskısı, Kıbrıs’ta Rumlar lehine bir anlaşmayı mümkün kılamayacaktır. Anavatan Türkiye’nin kırmızıçizgilerini hiçbir güç ihlal edemeyecektir. Uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerine dayanan Türkiye’nin, Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin vermesi de mümkün değildir. Bilinmelidir ki Kıbrıs’ın bir “Yunan Adası” olmasına asla müsaade edilmeyecektir.

Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olan Kıbrıs’ın yegâne ve vazgeçilmez güvencesi, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bu meyanda Türkiye, sadece Kuzey Kıbrıs’ın değil; bütün Ada’nın garantörü olarak Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de barış ve huzura katkı sağlamaya devam edecektir.

Bu bakımdan, KKTC Cumhurbaşkanı olarak Mustafa Akıncı, şu hususlarda gereken hassasiyeti göstermek zorundadır:

1. Kıbrıs Türk halkının yakın geçmişte yaşadığı acı olayları daima hatırda tutmalıdır.

2. Ada’daki kalıcı barış ve huzur ortamının yegâne ve vazgeçilmez teminatı Türkiye’dir.

3. Ana Vatansız bir KKTC’nin var olması mümkün değildir.

4. Türkiye’nin Ada üzerindeki etkin ve fiili garantisi ile Ada’daki Türk Askerî varlığı, iki kesimlilik ve Kıbrıs Türk halkının kurucu eşit ortaklığı kırmızıçizgilerimizdir. Müzakere edilemez.

5. KKTC’deki yerleşiklerin temel hak ve özgürlükleri kısıtlanamaz.

6. Türkiye’nin tam üye olmadığı bir Avrupa Birliği’nin, Kıbrıs Türklerinin meşru ve temel hak ve çıkarlarını güvence altına alacak bir çözüm bulması mümkün değildir.

7. Sessiz ve özlü çalışan klasik Rum/Yunan siyasetinde hiçbir değişiklik olmamıştır, olmayacaktır.

8. Enosis hayali çöpe atılmamıştır, atılmayacaktır.

9. Anastasiadis’in bir Klerides’ten veya Hristofyas’tan hiçbir farkı yoktur.

10. Kısaca, ihtiyatlı bir iyimserlik içerisinde müzakere yürütülmesi gerekmektedir.

Netice itibarıyla, Rumların savunmasız Kıbrıslı Türkleri evlerine ve köylerine aylarca hapsedip onlara katliam uyguladıklarında ve nihayet evlerinden, topraklarından göçe orlandıklarında, soydaşlarının imdadına Türkiye yetişmiştir. Kıbrıs Türk Halkının Lideri, 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, işte Anavatan Türkiye’nin bu fedakâr tutumunu her zaman takdir etmiş; Türk Askerinin Ada’ya yerleşmesi ve ilelebet burada kalması için de her türlü çabayı sarf etmiştir.  Kıbrıslı Türklerin kendi egemenlikleri altında, barış ve huzur içinde yaşayabilmelerinin tek güvencesinin Türkiye olduğuna inanan ve bunu her fırsatta dile getiren Denktaş, vefatının ardından kendi eseri olan KKTC’yi de yine Türkiye’ye, Türk milletine emanet etmiştir.

Yazımızı, 3. Annan Planı’nın Türk tarafına dayatıldığı dönemlerde, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın, Kıbrıs şehitliğinde yaptığı bir konuşmadan alıntı yaparak bitirelim. Bu uyarıyı, özellikle AB rüyası gören Kıbrıslı Türklerin ve KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın duymasında yarar bulunmaktadır. Merhum Denktaş, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi ile ilgili olarak özetle şunları söylemiştir: Anadolu dağlarına bakarak ağlayacağız, şehitlerimizi yine gizli gizli gömeceğiz. Kaçacak yer arayacağız, ama bulamayacağız.” Allah rahmet eylesin…

https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/nejat-cogal/kktc-de-neler-oluyor-9907

Share This: