KIBRIS’TA ÇÖZÜMÜN ŞİFRELERİ

(RAPOR/ANALİZ)

AVRUPA BİRLİĞİ & KIBRIS ARAŞTIRMALARI: 1

ANKARA – Temmuz 2020

Nejat ÇOĞAL

A. GİRİŞ

Kıbrıs, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin güvenliği açısından vazgeçilmez öneme sahip, milli bir davadır. Türkiye’ye sadece 65 km mesafede bulunan, Anadolu’nun doğal bir parçası konumundaki Kıbrıs Adası, 1000 km uzaklıktaki Yunanistan’a bırakılamayacak kadar önemli ve değerlidir.

Bu nedenle, Megali İdea haritasının ortaya çıktığı 1796 tarihinden itibaren, önce Osmanlı Devletini daha sonra da Türkiye Cumhuriyetini meşgul eden Kıbrıs meselesi, aradan iki asır geçmesine rağmen, hâlâ çözülmeyi bekleyen milli bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

1830 yılında İngiltere, Fransa ve Rusya’nın desteğiyle kurulan Yunanistan, bu devletlerin desteğiyle topraklarını yaklaşık 3 kat artırmıştır. Yunanistan’ın, komşuları aleyhine yürüttüğü bu Helen yayılmacılığı, büyük devletlerin himayesi altında halen devam etmektedir.

Bu kapsamda Yunanistan, Ada’da “Enosis”i gerçekleştirmek için, son 50 yılda faaliyetlerini artırmış, Kıbrıs Türklerine yönelik katliamlardan, siyasi manevralara kadar her yolu denemiştir. Geldiğimiz noktada ise Kıbrıs meselesini, AB tam üyelik sürecinde Türkiye’nin önüne bir engel olarak koymak suretiyle siyasi şantajlarına devam etmektedir.

Kuşkusuz, 1 Mayıs 2004 tarihinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek taraflı olarak ve tüm Ada’yı temsilen AB üyesi yapılmasıyla ortaya çıkan dengesizlik, Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerini yürüttüğü bir dönemde, talihsiz bir gelişme olarak karşımıza çıkmıştır. Oysa önce Türkiye tam üye yapılmalı, ardından da Kıbrıs bir bütün olarak AB’ye katılmalıydı. Ne yazık ki böyle yapılmamış ve 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları ve dolayısıyla da uluslararası hukuk çiğnenmiştir. AB üyeliğini Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanmaya çalışan GKRY ve Yunanistan, bu sayede Kıbrıs’ta taviz koparmanın gayreti içerisine girmişlerdir. AB ise, yaptığı yanlışı düzeltmek yerine, Güney Kıbrıs’ı resmen tanıması yönünde Türkiye’ye baskı yapmak suretiyle krizi daha da derinleştirmiştir.

AB üyesi olmayı garantilemiş olmanın verdiği rahatlıkla Annan Planı’na “hayır” diyen “Mister No” lakaplı, Eski EOKA’cı Tasos Papadopulos’un ardından, Dimitris Hristofyas Şubat 2008 tarihinde GKRY Liderliğine seçilmiştir. Böylece uluslararası camianın, birleşik bir Kıbrıs’ı AB’ye dâhil etme umutları da yeniden filizlenmeye başlamıştır. Yeni oluşan bu atmosferin de etkisiyle,  21 Mart 2008 tarihinde, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile GKRY Lideri Dimitris Hristofyas ilk görüşmelerini yaparak Talat-Hristofyas sürecini başlatmışlardır.

Ne var ki Hristofyas, daha müzakerelerin açılış konuşmasında, “1977-1979 Doruk Anlaşmalarının, Kıbrıs’taki üniter devleti federal bir yapıya dönüştürdüğünü” belirterek çözümden ne anladığını ortaya koymuştur. Yani Hristofyas, çözümü yeni bir ortaklıkta değil, Rumların egemenliğindeki sözde “Kıbrıs Cumhuriyetinde” gördüğünü açıkça itiraf etmiştir.

Kıbrıs’ta bitmek bilmez çözüm arayışlarının sonuncusu olan Talat-Hristofyas süreci, ağır-aksak da olsa yaklaşık iki yıl devam etmiş fakat KKTC’de 18 Nisan 2010 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini Talat’ın kaybetmesiyle büyük bir yara almıştır. Her ne kadar süreç yeni Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile devam ettirilmeye çalışılsa da 2013 Şubat’ında Güney Kıbrıs’ta yapılan Başkanlık seçimi nedeniyle durmuş ve Hristofyas’ın da seçimi kaybetmesiyle nihayete ermiştir.

Birtakım oyalama taktikleriyle doğrudan görüşmeleri sulandırmaya çalışan Rum Liderler, AB üyeliğinin ve uluslararası toplumda ‘meşru Kıbrıs Hükümeti’ olarak tanınıyor olmanın verdiği rahatlıkla uzlaşmaz tavrını sürdürmüş, zamana oynamış ve en sonunda da hiçbir uzlaşma sağlanmadan bir kenara çekilmişlerdir. “Türkiye, AB sürecinde attığı her adımda karşısında bizi bulacak” şeklindeki tehditkâr sözleriyle meseleye bakış açısını ortaya koyan Hristofyas’ın geleneksel Rum politikalarına bağlılığı da böylece ispatlanmış bulunmaktadır.

Bilindiği gibi Ada’da toplumlararası görüşmelerin başladığı 1968 yılından bu yana çok sayıda çözüm paketi hazırlanmış fakat bunların hepsi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 1984 yılında BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın “Birleştirilmiş Belgeleri”, 1992 yılında BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin “Fikirler Dizisi”, 2004 Annan Planı, 2008 yılında 21 Mart Mutabakatı hep iki toplumlu, iki kesimli bir Federasyon temelinde hazırlanmış fakat hepsi de tarihin tozlu raflarında yerini almıştır.

Peki, bu başarısızlıkların asıl sorumlusu kimdir? Bütün BM Planlarına evet diyen Türk tarafı mı? Yoksa BM’nin bu kapsamlı çözüm planlarını tarihin tozlu raflarına gönderen Rum tarafı mı? Tarihî olaylar, bu sorunun cevabını açıkça vermektedir. 10 yıl GKRY Liderliği yapan Glafkos Klerides’in şu itirafı belki bize bir cevap olabilecektir: “Yıllarca masaya oturduk ama anlaşma niyetimiz yoktu. Hiçbir anlaşmaya da imza atmadan, laf ola görüşmeleri sürdürdük ve sonunda da Türkleri anlaşmazlıkla suçladık.”

Çözümü yeni bir ortaklıkta değil, kendi egemenlikleri altındaki sözde “Kıbrıs Cumhuriyetinde” gören Kıbrıslı Rumlar, nasıl olacak da iki toplumlu, iki kesimli, eşit siyasi haklara sahip iki kurucu devletin teşkil edeceği bir federasyon modeline razı olacaklardır? Böyle bir çözüme, esasen her iki taraf da inanmamakta ve fakat BM, ABD ve AB’nin başını çektiği uluslararası camianın baskısıyla olmayacak duaya âmin demektedirler.

Mesela, “Ben halkımdan bir devlet teslim aldım, onu bir topluma dönüştüremem” (Tasos Papadopulos) ya da “Bize söylemek istedikleri gibi yeni ortaklık yoktur, yeni devlet yoktur. Yeni bir devlet haline dönüşecek olan Kıbrıs cumhuriyetidir” (Dimitris Hristofyas) şeklinde açıklamalarla gerçek niyetlerini ortaya koyan Rum Liderler, yine kendi tabirleriyle “laf ola” çözüm müzakerelerine katılmaktadırlar. Zira Rumlar AB üyesi olmanın verdiği rahatlıkla hareket etmekte ve bu şekilde Türkiye’nin AB’ye tam üyelik perspektifinden yararlanmaya çalışmaktadırlar. Mesela, “Türkiye’nin AB yolu Kıbrıs’tan geçiyor” ya da “Kıbrıs’ın anahtarı Türkiye’nin elinde” gibi maksatlı açıklamalar, bu şantaj politikalarının dışa yansımasından başka bir şey değildir.

Rum tarafının bu iki yüzlü politikalarına karşı Türk tarafı samimi bir politika takip etmiş ve kendilerini tatmin etmediği halde, uluslararası camianın baskısını (özellikle siyasi ve ekonomik ambargolar gibi) azaltmak uğruna iki toplumlu, iki kesimli federasyon modeline razı olmuşlardır. Mesela bu parametreler, 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanıyla Türk tarafınca kabul ve Dünyaya ilan edilmiştir. Yani, KTFD zaten iki toplumlu, iki kesimli bir federasyonun Türk kanadı olmak amacıyla kurulmuştur. Hatta 1983 yılında KKTC’nin kurulması sırasında da bu federasyon çözümüne açık kapı bırakılmıştır. Görülüyor ki Kıbrıs Türk tarafı, her türlü olumsuzluklarına rağmen çözüme katkı sağlamaya çalışmış ve fakat Kıbrıs Rum tarafı her zaman çözüm girişimlerini baltalayan taraf olmuştur. Bu gerçek, en son Annan Planı referandumunda tüm çıplaklığıyla kendini göstermiştir. 

Kıbrıs’ta sayısız çözüm arayışlarının hemen hemen hepsi Türkiye tarafından desteklenmiştir. Talat-Hristofyas süreci de bu destekten mahrum kalmamış fakat buna rağmen akamete mahkûm olmaktan kurtulamamıştır. Kuşkusuz Türkiye’nin desteği, aynı zamanda milletlerarası arenada psikolojik üstünlük sağlanması açısından yararlı bir diplomatik tavırdır ve sürdürülmelidir. Ancak bu destek verilirken ihtiyatı elden bırakmamak, Ada’nın gerçeklerini görmek ve Kıbrıs’ın son 50 yıllık tarihinden de ders çıkarmak gerekmektedir. Mesela, Ada’da iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı egemen devlet vardır. 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları yürürlüktedir ve dolayısıyla Türkiye’nin Ada üzerinde garantörlük hak ve yetkisi devam etmektedir.

Mesela, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm, 1963 yılında geçerliliğini yitiren sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti” çatısı altında değil, yeni bir ortaklık devleti çatısı altında gerçekleşebilecektir. Bu sağlanamadığı takdirde yani Ada’da her iki halkın meşru ve temel hak ve çıkarlarını gözetecek adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılamaması halinde, mevcut statünün devam etmesi ve KKTC’nin milletlerarası camia tarafından tanınmasına yönelik çabaların artırılması en uygun yol olacaktır.

Gerçek şu ki 1974 Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’ndan itibaren Ada’da kalıcı bir barış ve huzur ortamı sağlanmıştır. Her ne kadar Rumlar görmek istemese de Kıbrıs Türk Halkı, Anavatan Türkiye’nin garantörlüğünde, Adanın Kuzey kesiminde, kendi ülke sınırları içerisinde, bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) eliyle egemenliklerini kullanmakta ve dünya siyasi arenasında onurlu bir şekilde varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963 yılında ortak devlet vasfını kaybetmiş ve Kuruluş Anlaşmalarına göre hukuken meşruluğunu yitirmiştir. Halen, Güney Kıbrıslı Rumların kontrolündeki sözde ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin’ Kıbrıs Türk Toplumu üzerinde hiçbir egemenlik hak ve yetkisi yoktur ve sadece Güney Kıbrıslı Rumları temsil etmektedir. Adanın fiilen ikiye bölünmesinin asıl nedeninin ise esasen 1974 Barış Harekâtı değil, Rumların Türklere karşı uyguladıkları katliamlar ve sürgün politikaları olduğunu da burada belirtmemizde yarar bulunmaktadır.

İşte, Kıbrıs’ta umutların yeniden yeşerebilmesi  için evvela Rumların Kıbrıs’ta 46 yıldır sağlanan barış ve huzur ortamının yegâne güvencesi olan bu gerçeklere inanmış olmaları ve ikiyüzlü diplomasiyle dünya kamuoyunu aldatmaktan vazgeçmeleri gerekmektedir. Bu gerçekler aynı zamanda Kıbrıs’ta varılacak muhtemel bir çözümün de temelini oluşturmalıdır. Türkiye’nin ise, Rum-Yunan şantajlarına boyun eğmeden dik duruşunu devam ettirmesi, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerinden asla taviz vermemesi büyük önem arz etmektedir.

Kıbrıs meselesinin sonsuza dek masada kalamayacağı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenledir ki, bir an evvel, Kıbrıs Türklerinin, kendi egemenlikleri altında ve dünya ile bütünleşmiş olarak onurlu ve saygın bir yaşam sürmelerine imkân verecek adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüme ulaşılması büyük önem arz etmektedir. 

B. KIBRIS MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Yakın tarihte, Rum mezalimi altında büyük acılar çeken, birlikte barış içinde yaşama arzularını müteaddit defalar ortaya koymalarına rağmen komşuları Rumlardan olumlu karşılık bulamayan ve üstelik uluslararası toplumdan tecrit edilerek yaşam alanları daraltılan Kıbrıslı Türklerin yalnızlığı ve uğradıkları haksız muameleler Kıbrıs Türk Toplumunun kollektif hafızasında hâlâ tazeliğini korumaktadır.

Rumların Enosis hayalleri uğruna gerçekleştirdikleri acımasız terör saldırıları karşısında milli bilinci gelişen Kıbrıslı Türkler, Türkiye’nin de soydaşlarına sahip çıkmasıyla birlikte kültürel, sosyal ve siyasal kimliğini korumak anlamında ciddi bir direnç noktası yakalamışlardır. Kıbrıslı Türkler, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ile nihayet 82 yıl süren İngiliz sömürge yönetiminden kurtulmuşlar ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi altında, Rumlarla ortak bir devlet çatısı altında, egemenliklerini kullanmaya başlamışlardır.

Fakat, çok geçmeden Kıbrıslı Türkler ortak devlet mekanizmasından kovulmakla kalmamışlar, uğradıkları katliamlar ve sürgünlerle, yüzyıllar boyunca birlikte yaşadıkları Rumlar tarafından adeta sırtlarından bıçaklanmışlardır. Yunanistan tarafından desteklenen Rum Milli Muhafız Ordusu ve EOKA terör örgütünün öncülüğünde gerçekleştirilen 1963–1964 katliamları, 1967 buhranı ve 1974 Rum terör saldırıları karşısında savunmasız Kıbrıslı Türkler, çocuk kadın demeden acımasızca öldürülmüş, evlerinden ve köylerinden sürülmüş ve bir toplumun hafızasına, asla unutulmayacak kötü izler bırakılmıştır. Rumların komşuları olan Türklere yaşattıkları bu acı olaylar, Kıbrıs’ta iki toplumun artık birlikte bir arada yaşama şansını tamamen ortadan kaldırmış ve 1974 yılına gelindiğinde bu gerçeğe dayalı olarak, Kıbrıslı Türkler de kendi siyasal örgütlenmelerini önemli ölçüde tamamlamışlardır.

Yunan Cuntası’nın Kıbrıs’ta enosis’i gerçekleştirme ve kuşatma altına aldıkları Kıbrıslı Türkleri yok etme aşamasına geldikleri bir sırada, Türkiye’nin Garanti Anlaşmasından kaynaklanan yetkisini kullanarak düzenlediği Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk Toplumunu yok olmaktan son anda kurtarmıştır. Kıbrıs Türk Toplumunu korumak ve Ada’da anayasal düzeni yeniden sağlamak amacıyla gerçekleştirilen Barış Harekâtı aynı zamanda darbeci Sampson hükümetini ve ardından Yunan Cuntası’nı da devirmiş, böylece Yunanistan halkına da demokrasiyi hediye etmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı ile birlikte, zaten Rumların zorlamalarıyla birbirinden coğrafik bakımdan Kuzey ve Güney olarak bölünen her iki toplum, artık sınırlarını da netleştirmişlerdir. Kıbrıslı Türkler, zaten yoğun olarak yaşadıkları kuzey bölgelerinde, Türkiye’nin de garantörlüğü ve desteğiyle huzurlu ve güvenli bir ortamda yaşamaya başlamışlardır.

İşte Kıbrıslı Türklerin kendi egemenlikleri altındaki topraklarda onurlu bir şekilde yaşamalarını sağlayan KKTC’ nin, Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar tarafından bir türlü kabul görmemesi esasen, kendi ektiklerini biçiyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, toplumlararası görüşmelerin başladığı 1968 yılından bu yana gerek BM ve gerekse diğer uluslararası aktörlerin ve doğrudan Kıbrıslı Türklerin ortaya koyduğu çözüm önerilerini reddeden taraf hep Rumlar olmuştur. Son olarak Gali Planı ve Annan Planı’nı reddeden Rumlar, Türklerle birlikte bir arada yaşamak istemediklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla Rumlar, esasen, bu uzlaşmaz tavırlarının sebep olduğu bölünmeye tahammül edememektedirler ve bugün bunun pişmanlığını duymaktadırlar.

Nitekim, 10 yıl GKRY Liderliği yapan Glafkos Klerides’in, “Yıllarca masaya oturduk ama anlaşma niyetimiz yoktu. Hiçbir anlaşmaya da imza atmadan laf ola görüşmeleri sürdürdük ve sonunda da Türkleri anlaşmazlıkla suçladık” ifadeleriyle itiraf ettiği Rum psikolojisi, bugün de geçerliğini korumaktadır. Ancak bu taktikler, Kıbrıslı Türklerin Ada üzerinde eşit egemenliğe sahip oldukları gerçeğini değiştirememiştir.

Bu noktada şunu hatırlatmak isteriz ki 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından itibaren Ada’da kalıcı bir barış ve huzur ortamı sağlanmıştır. Ayrıca, Kıbrıslı Türkler, kendi topraklarında, bağımsız bir devletin (KKTC) çatısı altında, dünya siyasi arenasında varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963 yılında ortak devlet vasfını kaybetmiş ve Kuruluş Anlaşmalarına göre hukuken meşruluğunu yitirmiştir. Halen, Güney Kıbrıslı Rumların kontrolündeki ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin’ Kıbrıslı Türkler üzerinde hiçbir egemenlik hak ve yetkisi yoktur ve sadece Güney Kıbrıslı Rumları temsil etmektedir.

C. ANNAN PLANI’NDAN GÜNÜMÜZE

Rumların 2004 yılında Annan Planı’nı reddettikleri halde, tek taraflı olarak, “Kıbrıs” adı altında ve tüm Ada’yı temsilen AB üyeliğine kabul edilmeleri, AB’yi Kıbrıs meselesinin bir tarafı haline getirmiştir. Bu tavrıyla AB hem uluslararası anlaşmaları çiğnemiş ve hem de içte Türk-Rum ve dışta Türkiye-Yunanistan dengesini Rum-Yunan lehine bozmuştur. Kuşkusuz bu talihsiz gelişme, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü derinleştirmiş ve Türkiye’nin tam üyelik sürecine de gölge düşürmüştür. AB üyesi olmanın verdiği rahatlıkla, çözüm görüşmelerinin yeniden başlatılması tekliflerine sırtını çeviren ve konuyu AB’ye havale eden GKRY, Papadopulos’un 2008 Şubat ayında Başkanlık seçimini kaybetmesi ile tutum değiştirmeye başlamıştır. Papadopulos’un ardından GKRY Başkanlığına seçilen, Talat’ın eski arkadaşı komünist Dimitris Hristofyas, Kıbrıs’ta barış rüzgârları estirmeye başlamıştır. Talat ve Hristofyas gecikmeksizin, 21 Mart’ta bir araya gelerek yeni bir uzlaşma sürecinin ilk adımını atmışlardır. 21 Mart süreci olarak da anılan bu yeni uzlaşma süreci, liderlerin 23 Mayıs, 1 Temmuz, 25 Temmuz’da yaptıkları hazırlık görüşmelerinde çerçevesi belirlenen kapsamlı çözüm müzakereleri nihayet 3 Eylül 2008 tarihinde fiilen başlatılmıştır. Talat-Hristofyas arasında, kapalı kapılar ardında, haftalık görüşmeler şeklinde yürütülen müzakereler, Rum Liderin aykırı tavırlarına rağmen, KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapıldığı Nisan 2010 tarihine kadar devam etmiştir.

Öte yandan, 19 Nisan 2009 tarihinde KKTC’de yapılan erken genel seçimleri muhalefetteki Ulusal Birlik Partisi’nin %44 oy oranı ile kazanması, ardından 18 Nisan 2010 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de UBP Lideri Derviş Eroğlu’nun kazanması, Kıbrıs Türk Halkının iktidardaki AB yanlısı Cumhuriyetçi Türk Partisi ile müzakereleri yürüten Cumhurbaşkanı Talat’a yönelik ciddi bir uyarısı olarak değerlendirmek mümkündür.

İki egemen devlete dayalı konfederasyon modelini savunan UBP Genel Başkanı Başbakan Derviş Eroğlu’nun KKTC’nin yeni Cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte iki kesimli, iki toplumlu federasyon modeli üzerinde müzakere yürüten Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat dönemi sona ermiştir. Bu sonuçla Kıbrıs Türk Halkı AB tarafından aldatılmış olduğunu ve Talat-Hristofyas ikilisinin kalıcı bir çözüme ulaşacağına olan inancını kaybettiğini ortaya koymuş oldu.

Talat ve Hristofyas arasında Eylül 2008 tarihinde başlayan yoğunlaştırılmış görüşmelere Eroğlu-Hristofyas devam etmiş, Hristofyas’ın 2013 Şubat’ında yapılan Başkanlık seçimini kaybetmesiyle görüşmeler durmuştur. KKTC Cuhurbaşkanı DervişEroğlu ile GKRY’nin yeni Lideri Nikos Anastasiadis’in Şubat 2014 tarihinde yaptıkları görüşme ile yeni bir çözüm süreci başlatılmıştır. Türkiye-AB katılım müzakerelerinin önündeki en büyük engel olarak masaya yatırılan Kıbrıs meselesinin 2014 yılında bir çözüme kavuşturulması hedeflenmiştir. KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile GKRY Lideri Nikos Anastasiadis arasında yürütülmeye çalışılan kapsamlı çözüm müzakereleri, geldiğimiz noktada, Rum Liderin uzlaşmaz tutumları nedeniyle askıya alınmış vaziyettedir. Ancak, “her konuda anlaşma sağlanmadan, hiçbir konuda anlaşma sağlanmış sayılmayacağı” prensibini dikkate aldığımızda ve Rumların geleneksel uzlaşmaz tavırları devam ettiği sürece adil ve kalıcı bir anlaşmaya varılması zor görünmektedir. Acaba, tarih tekerrür mü edecektir? Yoksa Kıbrıslı Rumlar bu defa uzanan eli tutup Kıbrıslı Türklerle bir uzlaşmayı kabul edecekler midir? Bunu, bekleyip hep birlikte göreceğiz.

Ç. TÜRKİYE’NİN AB SÜRECİ VE KIBRIS

GKRY’nin tek taraflı olarak AB üyesi yapılmasıyla ortaya çıkan dengesizlik, Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerini yürüttüğü bir dönemde, talihsiz bir gelişme olarak karşımıza çıkmıştır. Oysa, önce Türkiye tam üye yapılmalı ardından da Kıbrıs bir bütün olarak AB’ye katılmalıydı. Ne yazık ki böyle yapılmamış ve 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları ve dolayısıyla da uluslararası hukuk çiğnenmiştir. AB üyeliğini Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanmaya çalışan GKRY ve Yunanistan, bu sayede Kıbrıs’ta taviz koparmanın gayreti içerisindedirler. AB ise, 1 Mayıs 2004 tarihinde yaptığı yanlışı düzeltmek yerine, Güney Kıbrıs’ı resmen tanıması yönünde Türkiye’ye baskı yapmak suretiyle krizi daha da derinleştirmektedir. Güney Kıbrıslı Rumlara AB vatandaşlığının her türlü imkânlarını bahşederken, Kuzey Kıbrıslı Türklere birtakım izolasyonlarla baskı uygulanması ve yaşam alanlarının daraltılması, büyük bir çelişki olarak karşımızda durmaktadır.

Kıbrıs meselesinin AB platformuna taşınarak bu kanaldan Rumlar lehine bir çözüme ulaşılması senaryosu, GKRY’nin 1990 yılında Avrupa Topluluklarına tam üyelik başvurusu ile start almıştı. Aslında Rumların AB süreci, tamamen yasadışı kazanımlar elde edebilme umuduyla başladı diyebiliriz. 1980’lerin sonunda Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreou Kıbrıs Rum liderliğini, AB üyeliği için ikna etmeyi başarmış ve senaryo uygulamaya geçirilmişti. Bu şekilde, Rum/Yunan tarafı, Türkiye’nin ileride muhtemel AB tam üyelik başvurusundan ve tam üyelik sürecinden azami ölçüde yararlanılacaktı. Kısaca, Türkiye’nin Avrupa perspektifi istismar edilecekti. Nitekim 1995 yılında Yunanistan, Türkiye-AB Gümrük Birliği sürecinin başlatılabilmesi için GKRY ile müzakere tarihi verilmesini şart koşmuş ve bu şantajı karşılığında istediğini almıştı.

İşte bu beklentilerle başlatılan GKRY’nin AB üyelik süreci taraflar arasında ciddi tartışmalara kaynak teşkil etmiştir. Türkiye 1959 Zürih ve Londra Anlaşmalarına aykırı olacağı iddiasıyla bu başvuruya karşı çıkmıştır. Rumlar her defasında Yunanistan’ın da desteğiyle Türkiye’nin itirazlarını bertaraf etmeyi ve hatta adım adım ilerlemek suretiyle 2004 yılında AB’ye tam üye olmayı başarabilmişlerdir. Ne var ki Rum/Yunan tarafının bu başarısı bugün AB için ciddi bir hata, Türkiye için ise talihsiz bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Geldiğimiz noktada Rumların AB üyeliği, hem Türkiye-AB ilişkilerinin ve hem de Doğu Akdeniz’deki barış ve istikrar ortamının temellerine atılmış bir dinamit misali, birçok krizin başlıca sebebi olarak gündemi meşgul etmektedir.

Ne yazık ki AB’nin uluslararası anlaşmalara aykırı davranışları Rumlara da örnek teşkil etmektedir. Nitekim, GKRY Meclisinin “Kıbrıs’ta garantileri kabul etmediğine” dair 19 Şubat 2010 tarihinde oybirliğiyle aldığı karar, bu hukuk tanımazlığın son göstergesidir. Rum Meclisinin 1960 Garanti ve İttifak anlaşmalarını tanımadığını belirttiği bu bildiri kuşkusuz, hiçbir değer taşımayan, provakatif bir eylemden başka bir anlam ifade etmemektedir. Zira Rumlar da iyi bilmektedirler ki tek taraflı aldıkları bu kararla uluslararası bir anlaşmayı yürürlükten kaldırmaları mümkün değildir. Ne yazık ki Rumların bu tahrik edici ve haksız davranışları karşısında sessizliğini koruyan Brüksel, bir defa daha Rumlara prim vermiş olmaktadır. Hiç kuşku yok ki AB, 1960’ta tesis edilen güvenlik ve garantiler sistemini yıkarak Ada’nın yeni garantörü olma senaryoları üzerinde Rumlarla işbirliği içerisindedir.

Rumların iddia ettikleri gibi, sözde ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’, tüm Ada’yı değil, sadece Güney Kıbrıslı Rumları temsil etmektedir. 1963 yılında Türklerin devlet mekanizmalarından tamamen dışlanmaları nedeniyle 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı her iki toplumu temsil eden ortak Cumhuriyet olma niteliğini yitirmiştir ve Kıbrıslı Türkleri temsil etmemektedir. Kuzey Kıbrıs’ta Türklerin egemenliğinde bağımsız bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vardır ve Kıbrıs Türk Halkı dünya siyasi arenasında kendi devleti marifetiyle egemenliğini kullanmaktadır. Hristofyas’ın iddia ettiği gibi, Kıbrıs’ta çözüm, sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çatısı altında gerçekleşmeyecektir.

Kıbrıs’ta çözüm,  BM’in yerleşik Kıbrıs parametreleri çerçevesinde, egemen eşitlik temelinde iki devletli yani iki ayrı egemen devletin varlığını devam ettirmesi ile mümkün olabilecektir.

Kıbrıslı Liderler arasında devam eden uzlaşma süreci Türkiye tarafından da desteklenmiş ve bu durum en yetkili ağızlardan dile getirilmiştir. Kuşkusuz, Liderlerin üzerinde mutabık kalacağı ve Kıbrıslı her iki Toplum tarafından da kabul görecek adil ve kalıcı bir çözüm, Türkiye’nin AB katılım sürecinde elini rahatlatacaktır.  Fakat “Bize söylemek istedikleri gibi yeni ortaklık yoktur, yeni devlet yoktur. Yeni bir devlet haline dönüşecek olan Kıbrıs Cumhuriyetidir”  yaklaşımıyla hareket eden Rum Liderlerle kalıcı bir çözüme ulaşılması ihtimali son derece zayıftır. Annan Planı Referandumu sonrasında Kıbrıslı Türklere yapılan haksızlıklar maalesef halen aynı şekilde devam etmektedir.

Türkiye’nin “kırmızı çizgilerinden” taviz verilmesinin söz konusu olamayacağı dikkate alınarak, AB’nin Kıbrıs ile ilgili dayatmalarına karşı kararlı duruşun muhafaza edilmesi büyük önem arz etmektedir. Ayrıca, Türkiye’nin tam üye olmadığı bir Avrupa Birliği’nin, Kıbrıs’ta, iki tarafça da kabul edilebilir ve her iki tarafın meşru ve temel hak ve çıkarlarını güvence altına alacak bir çözüm bulmasının mümkün olmadığının, Kıbrıslı her iki toplum tarafından da anlaşılması gerekmektedir. Nihayet, bölgesinde itibarı hızla yükselen, doğu-batı arasında bir enerji koridoru konumuna sahip Türkiye gibi güçlü bir ülkenin içinde yer almadığı bir Avrupa Birliği’nin küresel bir güç olamayacağı gerçeğinden hareketle, Türkiye-AB ilişkilerine, sırf ailenin şımarık çocuğunun haksız istekleri yerine gelsin diye zarar verilemeyeceği de gözlerden uzak tutulmamalıdır.  

Kıbrıs Rum Kesimini sorunlu bir şekilde bünyesine alan AB, bu yanlışının faturasını Türkiye’ye çıkarmaya çalışmaktadır ki bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Zira, Türkiye’nin AB uğruna Kıbrıs’tan vazgeçmesi düşünülemez. AB’nin Kıbrıs meselesine Rumların perspektifinden bakmayı bırakarak Ada’da iki ayrı halk, iki ayrı devlet ve iki ayrı demokrasi olduğunu kabul etmesi halinde hem Ada’da kalıcı bir çözüme ulaşılması mümkün olabilecek ve hem de Kıbrıs, Türkiye-AB sürecinin önünde engel olmaktan çıkacaktır.

Ne garantörlük, ne Ada’daki Türk Barış Gücü, ne yerleşikler ve ne de toplumların siyasi eşitliği konusunda Türkiye’nin taviz vermesinin mümkün olmadığı hususu, Rum Liderler tarafından çok iyi bilinmektedir. Ayrıca, Rumların, Kıbrıs Türk Halkını bir azınlık statüsüne indirgemek suretiyle, işgalleri altındaki ‘Kıbrıs Cumhuriyetine’ eklemleme hayallerinin de gerçekleşmesi söz konusu olamayacaktır. Hepsinden önemlisi, iki toplumda da son derece zayıf olan birlikte yaşama arzusunun, temel belirleyici faktör olarak karşımıza çıkacağının gözlerden uzak tutuluyor olmasıdır.

Bilhassa 1960 ve 1970’li yıllarda Kıbrıslı Türklere karşı uyguladıkları baskı ve şiddet eylemleri ile Ada’yı yaşanılmaz hale getiren Rumlar, bu konudaki isteksizliklerini, Annan Planı’nı reddederek bir kez daha teyit etmiş oldular. Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos’un, liderler arasında yürütülmekte olan doğrudan müzakerelerden olumlu bir sonuç çıkmayacağından emin olduğunu, müzakerelerde çıkmazın kesinleşmesi durumunda KKTC ile Güney Kıbrıs arasındaki sınır kapılarının ve barikatların kapatılmasının en uygun çözüm olacağını” beyan etmesi ise, Rumların bakış açılarını göstermesi bakımından dikkate değerdir. Kıbrıslı Türklerin ise yaklaşık %60’ının Rumlarla birlikte yaşamak istemedikleri, kamuoyu yoklamaları ile ortaya konulmuştur.

1977-1979 Doruk Anlaşmaları ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını çarpıtarak, BMGK Daimi üyeleri ile ortak siyasi deklarasyonlar imzalayan Rum Liderler tedirgin olmuştur. Zira iyi bilmektedirler ki Türkiye’nin Kıbrıs davasında eli güçlüdür ve zaman Türklerin lehine işlemektedir. Ayrıca Rumlar, Annan Planı’na hayır demeleri nedeniyle, uluslararası kamuoyunda, kendileri hakkında oluşan “uzlaşmaz taraf” imajından dolayı rahatsızlık hissetmektedir. Ortada, 37 yıllık, bağımsız bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vardır. Kuzey komşusu Kıbrıslı Türklerle, eşit şartlarda bir arada yaşamayı reddeden Rumlar, sonuçta mevcut statüyü kabul etmekten başka bir çare bulamayacaklardır. O halde Liderlerin, Kıbrıslı Türklerle Rumların birlikte bir arada yaşamalarının imkânsız olduğu gerçeğini kabul etmeleri ve bu temel üzerinde çözüm aramaları, son derece yararlı olacaktır.

Türkleri sindirebileceğini düşünen Rum tarafı, eğer bir çözüme ulaşılamazsa, Ada’nın geri dönüşü olmayan bir bölünmeye doğru sürükleneceği endişesine kapılmıştır. Amacı, Kıbrıslı Türkleri de Rum egemenliğine dâhil ederek, tüm Ada’yı kontrol altına almak ve bu cihetle AB ve ABD’nin çıkarlarına hizmet etmektir. Bir kısım Kıbrıslı Türk ise, bir an evvel, Rumlar gibi, AB vatandaşlığını kapmanın peşine düşmüştür. Kuşkusuz, aynı coğrafyada yaşayan Kıbrıslı Türklerin de, tüm izolâsyonlardan kurtularak, Rumlar gibi AB vatandaşı olmaları ve Kıbrıs Türk Halkının dünya ile entegre olması yararlı olacaktır. Fakat Kıbrıs Türklerinin, AB ile bütünleşmeye çalışırken, aynı zamanda millî onurunu, egemenliğini ve uluslararası saygınlığını da muhafaza etmesi gerektiği hususu, izahtan varestedir.

Kaldı ki, Türkiye’nin içinde yer almadığı bir Avrupa Birliği’ne Kıbrıslı Türkler dâhil edilseler bile, kısa zamanda bir azınlık durumuna düşürülmeleri kaçınılmaz olacaktır. Bu meyanda, K.K.T.C. Cumhurbaşkanlarının, 46 yıldır Ada’da barış ve huzurun güvencesi olan Türkiye’nin hassasiyetleri çerçevesinde, millî bir politika takip etmesi ve Türkiye’siz bir AB’ye dâhil olmanın, Kıbrıs Türklerine yarardan ziyade zarar getireceğini görmesi gerekir.

Öte yandan, Avrupa Birliği Kıbrıs meselesini Türkiye’nin katılım süreciyle ilişkilendirdiği sürece Ada’da bir çözüme ulaşılması da mümkün görünmemektedir. Ayrıca, Kıbrıs Rum Cumhuriyetini Ada’nın tek meşru hükümeti olarak gören ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yok sayan bir anlayışın Ada’da nasıl bir çözüm isteyebileceğini tahmin etmek de zor değildir. Avrupa Birliği eğer Kıbrıs’ta çözüme gerçekten inanıyorsa bunu açıklamalarıyla değil” eylemleriyle ortaya koymak durumundadır. Yani, Türkiye’nin Ada üzerindeki etkin ve fiili garantörlüğünü tartışma konusu yapmak yerine Kıbrıs Türk Halkının eşit egemenliğini tanımalı, uluslararası anlaşmalara saygı göstermeli ve nihayet Türkiye’nin AB sürecini Kıbrıs ile ilişkilendirmekten vazgeçmelidir.

Eğer, AB Ortadoğu’da aktif bir politika izlemek ve dünya siyaset sahnesinde etkili bir oyuncu olmak istiyorsa, bölgenin en istikrarlı ve nüfuzlu ülkesi Türkiye ile stratejik işbirliğine gitmek zorundadır. Avrupa’nın siyasi elitlerinin Türkiye’yi “stratejik ortak” olarak değerlendirmeleri yeterli değildir. Bunu eylemleri ile ortaya koymak ve gereğini yapmak durumundadırlar. Brüksel’in ve AB’nin lokomotif ülkelerinin, Ortadoğu’da Arap-İslam Dünyası ve Orta Asya’da Türkistan Halkları ile ilişkilerini geliştirebilmek ve enerjide Rusya’ya bağımlılıktan kurtulabilmek için Türkiye’den başka alternatifleri bulunmamaktadır. Avrupa Birliği ya Türkiye ile bütünleşerek küresel bir güç haline gelecek ya da Türkiye’ye sırtını dönerek ABD’nin gölgesinde, edilgen bir konumda yaşamaya devam edecektir. Bu anlamda Brüksel’in atacağı ilk adım, Türkiye-AB katılım sürecini Kıbrıs ipoteğinden kurtarmak olmalıdır.  

Bunun için mesela, Kıbrıs Türk Halkının egemenliğini tanıma, siyasi ve ekonomik ambargoları tümüyle kaldırma, Türkiye’nin Ada üzerindeki uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yükümlülüklerine saygı gösterme anlamında yeni adımlar atmalıdır.

Tüm bu gerçekleri göz ardı etmek suretiyle, her fırsatta Türkiye’nin tam üyeliğine karşı olduklarını vurgulayarak “imtiyazlı ortaklık” tan bahseden Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Rumların uzlaşmaz tavırları karşısında sessizliklerini korumaları ve hatta bu tür davranışlara prim veriyor olmaları, Güney Kıbrıs’ın neden tek taraflı olarak Avrupa Birliğine dâhil edildiğini ziyadesiyle açıklamaktadır. Zira, Fransız ve Alman Liderler konuyu Kıbrıs Rum İdaresine havale etmiş olmanın rahatlığı içerisinde hareket etmektedirler.

Ancak, 1959 yılında ortaklık ilişkisiyle başlayan, zamanla genişleyerek, gümrük birliği ile derinlik kazanan ve nihayet tam üyelik katılım süreciyle birlikte ekonomik boyutun ötesine geçip, siyasi ve toplumsal bir boyuta ulaşan Türkiye-AB ilişkilerinin sağlam bir hukuki zemine oturtulduğunun da unutulmaması gerekmektedir. Bu nedenle, çok boyutlu ve dinamik bir yapıya sahip bulunan Türkiye-AB ilişkilerinin “ya AB, ya Kıbrıs” dayatmasına indirgenmesi, Türkiye’ye karşı büyük bir haksızlık olacaktır.

D. GKRY’NİN AB ÜYELİĞİNİN HUKUKİ DEĞERLENDİRMESİ

Kıbrıslı Rumların “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla AB’ye üye yapılması, yasa dışı bir hareket olmuştur. Buna göre;

Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerin veto hakkını görmezden gelerek, “1959 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı’na Dair Zürih ve Londra Anlaşmaları”nın 8. Maddesi ile “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın” 50. Maddesinin 1. Fıkrasını ihlal etmişlerdir.

Kıbrıslı Rumlar, Avrupa Birliği ile ve dolayısıyla Yunanistan’ın da dâhil olduğu 27 AB ülkesiyle birleşmek suretiyle, 1960 Garanti Anlaşması’nın 1. ve 2. maddeleri hilafına hareket etmiştir.

AB üyesi olan Garantör Ülkeler İngiltere ve Yunanistan, GKRY’nin tek taraflı AB üyeliğini veto etmeyerek (ya da izin vererek), Garanti Anlaşması’nın 2. Maddesini ihlal etmişlerdir.

Kıbrıslı Rumların AB üyeliği aynı zamanda, BM Güvenlik Konseyi’nin 649 (1990) sayılı Kararına da aykırılık teşkil etmiştir. Söz konusu Karar, mevcut durumu daha da kötüleştirecek adımlardan kaçınmaları için her iki tarafa da çağrıda bulunmaktadır

Garanti Anlaşması halen yürürlüktedir ve bu Anlaşmanın 2. Maddesine göre, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın temel maddeleriyle oluşturulan düzeni korumayı garanti emişlerdir. Garantör Devletler ayrıca, Kıbrıs’ın başka herhangi bir devletle doğrudan ya da dolaylı olarak, kısmen veya tamamen, ekonomik veya siyasi birleşmesini veya bu birleşmeyi amaçlayan girişimleri yasaklamışlardır. Bu yasağı uygulamak bizatihi garantör devletlerin ödevidir.  Ne yazık ki AB üyesi olan İngiltere ve Yunanistan, GKRY’nin tek taraflı AB üyeliğini veto etme yetkisi varken bu yetkilerini kullanmamışlar ve böylece uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir. Altına imza attıkları anlaşmayı ihlal eden bu ülkelerin, tarih önünde sorumlulukları bulunmaktadır.   

E. KIBRIS RUM TARAFININ YAKLAŞIMI

Öte yandan, Rumların süreci baltalayıcı faaliyetleri ise devam etmektedir. Kuşkusuz Rumların, AB üyeliğinin ve uluslararası camiada meşru “Kıbrıs Hükümeti” olarak tanınıyor olmanın da verdiği cesaretle sürdürdükleri uzlaşmaz tavırları karşısında Türkiye ve KKTC’nin gösterdiği yaklaşım anlamlıdır. Zira Rum/Yunan tarafı iyi bilmelidirler ki, Ada’da çözüm, Türk tarafının vereceği tavizlerle değil fakat Rumların göstereceği uzlaşmacı yaklaşımla mümkün olabilecektir.

Aksi takdirde, yani Rumların Ada’da iki ayrı egemen halk, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı bağımsız devlet gerçeğini kabul etmedikleri sürece Ada’da bölünmüşlüğün daha da derinleşeceği ve KKTC’nin uluslararası toplum tarafından tanınma sürecinin hızlanacağı mesajının veriliyor olması, Rumları uzlaşmaya teşvik etmesi bakımından önem arz etmektedir. Nitekim AB Dönem Başkanı İsveç’in Dışişleri Bakanı Carl Bildt de “Eğer Türkiye’nin AB’ye tam üye olamaması durumunda, Kıbrıs’ın bölünmüş kalmak tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını”  ifade etmesi, Türk tarafının Kıbrıs politikasının rasyonelliğini göstermesi bakımından dikkate değerdir. Zira, Türkiye’nin içinde yer almadığı bir AB’de Kıbrıs Türklerinin yaşam alanı bulamayacağı gerçeği, bu yaklaşımın temelini oluşturmaktadır.

Kıbrıs’ta çözümü, Türkiye’nin sözde “Kıbrıs Cumhuriyetini” tanıması ile özdeşleştiren Rumların bu tutumu, Kıbrıs Türk Halkı ile eşit koşullarda bir arada yaşama arzularının ne kadar zayıf olduğunun da açık bir belirtisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Rum tarafının, kapsamlı çözüm müzakerelerinden, siyasi eşitliğe sahip, iki kesimli, iki bölgeli yeni bir ortaklık devleti temelinde adil ve kalıcı bir barışa ulaşmayı değil de tehdit ve şantaj yoluyla Türkiye’den taviz koparmayı hedefliyor olmaları, devam etmekte olan çözüm sürecinin başarısı hakkındaki şüpheleri derinleştirmekte ve bir güven bunalımına zemin hazırlamaktadır. Bu bakımdan, Dışişleri Bakanının Ada’da kalıcı bir bölünme alternatifinden bahsetmesi ve KKTC Cumhurbaşkanının da bu alternatifi gündeme getirmiş olması, Rumların kendilerine çekidüzen vermelerini sağlayabilecek önemli bir uyarı niteliğindedir.

Kıbrıslı Türklerin üzerindeki ambargoların kaldırılması çalışmalarına da hız verecek böylesi bir çözüm, aynı zamanda Kıbrıs Türk Halkının da istediği bir çözümdür. Artık, Ada’da iki ayrı bağımsız devletin ve dolayısıyla KKTC’nin varlığının ve mevcut statünün kalıcılığının bir alternatif olarak gündeme getiriliyor olması Rumları ziyadesiyle tedirgin edecek ve devam eden müzakere sürecini sulandırma girişimlerine de engel olabilecektir.

Rumların, yerleşik BM parametreleri olan iki toplumlu, iki kesimli, siyasi eşitliğe sahip iki kurucu devletin oluşturacağı yeni bir ortaklık devletini bile kabule yanaşmadıkları artık aşikârdır. Rumlar, Türklerle eşit statüde, bir arada yaşamak istememektedirler. Bu anlamda, Türkiye’yi süreçten dışlamak isteyen, Ada’daki Türk Barış Gücü’nün varlığını “işgal ve kolonizasyon” olarak nitelendiren Hristofyas’ın esasen, eski EOKA’cı Makarios veya Papadopulos’tan hiçbir farkının olmadığı, son zamanlarda sergilediği tavırlardan kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Daha da önemlisi, Cumhurbaşkanı Talat’ın, Hristofyas’ın gerçek niyetini nihayet görmeye başlamış olmasıdır. O halde, toplumları zorla bir araya getirmek yerine, Ada’daki gerçekler temelinde, her iki kesimin kendi siyasi egemenliğine sahip olduğu bir çözüm üzerinde çalışılması daha doğru olacaktır.

Rumların yapması gereken şey, Enosis’ten ve 1963 yılında hukuken geçerliliğini yitirmiş bulunan ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin’, tüm Ada’yı temsil ettiği şeklindeki iddialarından vazgeçmek ve Kuzey komşusu K.K.T.C.’yi egemen bir devlet olarak tanımak olmalıdır. Aksi halde, Ada’da ne Rumlar ve ne de Türkler için kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması mümkün olamayacaktır.

F. TÜRKİYE VE KKTC’NİN YAKLAŞIMI

Kıbrıslı Liderler arasında devam eden görüşmeler, Türkiye’nin Kıbrıs parametreleri çerçevesinde devam ettiği sürece, Anavatan tarafından desteklenecektir. Fakat eşitlik temelinde oluşturulacak bir federasyon fikrinin hatırlatılmasını bile “kışkırtıcı” olarak nitelendiren ve görüşmelerin devam ettiği bir ortamda, başka ülkelerle tek taraflı mutabakat muhtıraları imzalayarak müzakere sürecini baltalamaya çalışan Hristofyas/Anastasiadis ile bir uzlaşmaya varılamayacağı gerçeği de ortada durmaktadır. Rum Liderler, çözüm için, “Yeni Bir Ortaklık Devletinden” ziyade, “Yenilenmiş Kıbrıs Cumhuriyeti” tezini savunmaya devam etmektedirler. Bunun ise, Kıbrıs Türkleri için çözüm değil, yıkım olacağı kesindir. Ayrıca Rum liderlerin, “Kıbrıslı çözüm” söylemiyle, esasen Türkiye’yi süreçten dışlamaya çalıştığı hususu herkesin malûmudur. Öyleyse, Kıbrıslı liderlerin, gerek kendi toplumlarını ve gerekse uluslararası kamuoyunu oyalamaktan vazgeçip, öngörülebilir çözümler üzerinde çalışmaları daha uygun olacaktır. Bu noktada, her iki Liderin de yukarıda bahsettiğimiz ve Kıbrıs’ta çözümün şifreleri olarak kabul edebileceğimiz “Ada’nın Gerçeklerini” iyi görmeleri ve çözüm müzakerelerini bu gerçekler temeline oturtmaları son derece yararlı olacaktır.

Son elli yılda verdikleri mücadeleler neticesinde, cemaat statüsünden bağımsız bir devlet statüsüne ulaşan Kıbrıslı Türklerin elde ettikleri kazanımlar, acil bir çözüm hevesine kurban edilmemelidir. Bu nedenle, ya K.K.T.C.’nin, Kosova örneğinde olduğu gibi, uluslararası camia tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınması sağlanmalı ve Ada’da iki ayrı bağımsız devlet varlığını sürdürmeli ya da iki ayrı bağımsız devletin teşkil ettiği konfederal bir birlik tesis edilmelidir. Türkiye’nin Millî Kıbrıs Davasının “kırmızı çizgileri” dikkate alındığında, bu iki çözümden başka çıkar yol bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Dünya siyasi arenasında ağırlığını giderek daha çok hissettiren Türkiye’nin ise, bağımsız K.K.T.C.’nin uluslararası toplum tarafından tanınması için, diplomatik alanda yapabileceği çok şey bulunmaktadır. Nitekim, 14’üncü temsilciliğini Katar’ın başkenti Doha’da açan ve Avrupa Birliği ve İslam Konferansı Örgütü ülkelerinde yeni temsilcilikler açma hazırlıkları içerisinde bulunan K.K.T.C.’nin bu son girişimleri, dünya ülkeleri ile entegre olma yolunda, ümit verici gelişmeler olarak karşımızda durmaktadır. Uluslararası camia tarafından tanınmış, bağımsız bir K.K.T.C. ise, aynı zamanda, küresel oyuncuların Kıbrıs Adası üzerindeki çıkar hesaplarını nafile kılacak ve Türkiye’nin bölgesel güvenliğine katkıda bulunabilecektir.

Kıbrıs Türk Tarafı bugüne kadar, Kıbrıslı Liderler arasında yürütülen ve iki toplumlu, iki kesimli, siyasi eşitliğe sahip iki kurucu devletten müteşekkil bir federasyon modelini esas alan çözüm müzakerelerine tam destek vermiştir. Ne var ki Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitliğe razı olmamışlar, Kıbrıs Türklerini hep azınlık olarak görmek istemişlerdir.  Binaenaleyh, 1968 yılından beri devam eden çözüm görüşmeleri ve mutabık kalınan birçok BM çözüm planları Rumların uzlaşmaz tutumları yüzünden akamete uğramıştır. Türkiye ve KKTC, Rum/Yunan tarafının bu uzlaşmaz tavırlarından hiçbir sonuç alınamadığı ve alınamayacağı gerçeğinden hareketle Kıbrıs Meselesine dair çözüm parametrelerinde değişikliğe gitmeyi tercih etmiştir.

Esasen, son 10 yıldır gerek yayınlanmış kitap ve makalelerimizde gerekse panel ve konferanslarımızda müteaddit defalar dile getirdiğimiz bu politika değişikliğinin bugün kabul görmesiyle birlikte Kıbrıs Meselesinin yakın zamanda çözüme kavuşturulmasının mümkün olabileceğini düşünmekteyiz. Bu vesileyle, Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkının meseleye bakışı ve yeni çözüm parametrelerini, Rum/Yunan tarafına ve bihassa milletlerarası camianın nazarı dikkatine sunmak isteriz. Buna göre, 1960 Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963’te silah zoruyla bozulmuş, 1974’te Yunan cuntasının darbesiyle de ortadan kalkmıştır. Kıbrıs’ta iki ayrı halk, iki ayrı egemen devlet vardır. Velhasıl,  “Kıbrıs’ta çözüm, Ada’daki gerçekler çerçevesinde, Egemen eşitlik temelinde iki devletli bir yapıyla, yani iki ayrı egemen devletin varlığını devam ettirmesi ile mümkün olabilecektir. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi devam edecektir.”

Mesela, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) mülkiyet davaları ile ilgili olarak 5 Mart 2010 tarihinde açıkladığı tarihi karar da KKTC’nin tanınması yönünde ciddi bir gelişme olmuştur. Söz konusu kararla, Kıbrıslı Rumların mülkiyet ile ilgili olarak öncelikle KKTC’de 2005 tarihinde kurulan “Taşınmaz Mal Komisyonu’na” başvurmaları gerektiği hüküm altına alınmıştır. Rumların mülkiyet konusundaki tezlerini büyük ölçüde mesnetsiz bırakan bu kararla, ilk defa KKTC’de oluşturulan bir hukuk sistemi “etkin bir iç hukuk yolu” olarak tanınmış oldu. Bu gelişme ile AİHM önünde bekleyen 1100 civarında mülkiyet davası da KKTC’deki Taşınmaz Mal Komisyonu’na yönlendirilecektir.

Ortaya çıkan çok sayıda anlaşmazlıklara ve Rum Liderlerin süreci baltalayacak türden girişimlerine rağmen, KKTC Cumhurbaşkanlarının olumlu tavırları nedeniyle, son ana kadar müzakerelerin kesilmesine meydan verilmemiştir. Zira, Kıbrıs Türk ve Rum Toplumlarının birleşmesi yönünde uluslar arası baskı giderek daha fazla etkisini hissettirmektedir ve Rum Liderler bu baskıyı Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkının üzerine yüklemenin gayreti içerisindedir. Talat, 21 Mart sürecine, 2008 yılında bir uzlaşmaya varılabileceği umuduyla başlamış olmakla birlikte bu hedefini 2009 yılına, bilahare 2010 yılı Nisan ayına kaydırmak zorunda kalmıştır. Nisan 2010’da KKTC Cumhurbaşkanlığına seçilen Derviş Eroğlu ise bayrağı Talat’dan devralmış ve süreci kaldığı yerden devam ettirebilmenin gayreti içine girmiştir. Tüm bu gelişmeler uzlaşmaz tarafın kim olduğunu bir kez daha dünya kamuoyuna göstermiştir.

G. DOĞU AKDENİZ’DE DOĞALGAZ KRİZİ

Rumlar enerji konusunu, Kıbrıs Meselesini AB platformuna taşıyıp bu kanaldan kendi lehine çözme senaryolarının bir parçası olarak ele almaktadırlar. Mesela, Doğu Akdeniz’de tek taraflı olarak 2011 yılı sonlarında başlattıkları sondaj çalışmalarının hemen akabinde Brüksel’i de bu meselenin bir tarafı haline getirmeyi ihmal etmemişlerdir. Bu kapsamda, AB’nin 2012 Yılı Türkiye İlerleme Raporunun Kıbrıs bölümünde Rumların sözde münhasır ekonomik bölgelerinden bahsedilerek Türkiye’nin, Rumların haksız sondaj çalışmalarını engellediğinden şikâyet edilmiş ve bu paragraf 2013 Yılı ve daha sonraki Türkiye İlerleme Raporunda da tekrarlanmıştır.

AB Raporunda, uluslararası deniz hukuku sözleşmesinden bahsedilmektedir. Sözleşmeye göre, deniz yetki alanları sınırlandırmasının, devletlerin ilgili kıyı uzunluklarının orantısına göre adaların ana kıtaların önünü kapatmayacak şekilde ve ters yönde olup olmamaları dikkate alınarak yapılması gerekmektedir. Bu durumda Türkiye’nin Kıbrıs Adası’nın güneyinde hak ve menfaatleri ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda, Akdeniz’e en uzun kıyısı bulunan ülke olan Türkiye Mısır, Suriye ve KKTC’nin yanı sıra Libya, İsrail hatta Lübnan ile de kıyıdaş devlet olarak anlaşma imzalayabilecektir. İşte Türkiye, şu ana kadar KKTC ve Libya ile bu anlaşmaları imzalayarak deniz yetki alanlarını genişletmiş bulunmaktadır.

Türkiye’nin tüm haklı uyarılarına rağmen Rumlar, uluslararası hukuku çiğnemeye devam etmiş ve 2011 yılı sonlarında “Afrodit” adını verdikleri 12. Parsele ilk sondajı vurmak suretiyle binlerce metre derinliğe inmişlerdi. 1960 Anlaşmalarına aykırı olarak komşu ülkelerle ikili anlaşmalar yapan ve kendine göre güya “ MEB” tayin eden Rum Yönetimi, bu yetmezmiş gibi bir de Türkiye’ye meydan okumuştu.

Rumların bu cüretkâr adımları çok geçmeden karşılık bulmuş ve bu kapsamda,  21 Eylül 2011 tarihinde, New York’da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Türkiye ile KKTC arasında Kıta Sahanlığını Sınırlandırma Anlaşmasına (KSSA) imza atmışlardır. Sözkonusu Anlaşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, gecikmeksizin Koca Piri Reis’i Doğu Akdeniz’e sevk ederek, Doğu Akdeniz’de tek taraflı petrol/doğalgaz arama/araştırma çalışmaları başlatmıştır. Ardından da KKTC Hükümeti,  Rumlarla aynı bölgeleri yani Kıbrıs adası ve çevre sini 8 parsele ayırarak, Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPOA) ruhsatlandırmıştır.

Doğu Akdeniz’de, Türkiye ve KKTC’yi yok sayarak yürütülen tüm MEB belirleme, belirlenen alanlarda doğalgaz arama ve sondajlama gibi uluslararası hukuka aykırı, haksız faaliyetlere karşı Türkiye’nin diplomatik ve barışçıl girişimleri devam etmiştir. Bu anlamda Türkiye, kendisini Akdeniz’de kuşatmaya, Kıbrıs adası ile bağını koparmaya ve bölgenin enerji kaynaklarını gasp etmeye yönelik hamlelere karşı, gerek proaktif hamlelerle ve gerekse uygun misillemelerle cevap vermekten kaçınmamış ve bu vesileyle Doğu Akdeniz’deki varlığını ve ekonomik faaliyetlerini artırmış bulunmaktadır.

Bu kapsamda Türkiye, GKRY’nin tek yanlı parseller oluşturarak münhasır ekonomik bölge ilan etmesine karşılık, adanın çakışma olmayan kuzey, doğu ve güney kısımlarında Rum tarafının fiili durum yaratma olasılığına karşı, proaktif bir hamleyle KKTC tarafından Türkiye Petrolleri’ne ruhsat sahaları verilmiştir. Bu stratejik adımın akabinde, 2013 yılında petrol ve doğalgaz araştırmalarında kullanılmak üzere satın alınan Barbaros Hayreddin Paşa isimli sismik araştırma gemisi bölgeye gönderilerek 2 ve 3 boyutlu sismik araştırmalara başlanılmış, ardından Fatih ve Yavuz sondaj gemileriyle KKTC’nin ruhsat verdiği A, B, C, D, E, F ve G olarak adlandırılan alanlarda sondaj çalışmaları başlatılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerine ait savaş gemileri de bölgedeki çalışmalarında bu gemilere refakat etmektedir. Altıncı nesil üst düzey teknolojiye sahip ve 12 bin metre deniz sondaj derinliğine ulaşabilen Türkiye’nin ilk sondaj gemisi Fatih, Mayıs 2019 tarihinde Kıbrıs adasının batısında çalışmalarına başlamış olup, Yavuz isimli Sondaj Gemisi de 2019 yaz aylarında bölgeye sevk edilerek, KKTC’nin Magosa Körfezi’nde bulunan Karpaz-1 kuyusunda 3 bin 300 metre sondaj derinliğine ulaşmış bulunmaktadır.

Velhasıl, Doğu Akdeniz’de sular giderek ısınmaktadır. Doğu Akdeniz’in enerji jeopolitiğine odaklanan birtakım uzak güçler, bu vesileyle, Bölgenin yüzen üssü olarak değerlendirilebilecek Kıbrıs Adasının uluslararası statüsünü ihmal ederek, sadece GKRY ile temasa geçmekte ve Kıbrıs Türk Halkını ve KKTC’yi yok saymaktadırlar. Kıbrıs Türk Halkının egemenlik hakları görmezden gelinerek atılan bu adımlar da garantör ülke Türkiye tarafından yok sayılmakta ve gerek Türkiye’nin gerekse KKTC’nin egemenlik hak ve menfaatlerinin korunması için her türlü girişimde bulunulmaktadır. Bu anlamda Türkiye, fırkateyn, korvet, denizaltı, hücumbot, deniz karakol uçağı ve İHA’lardan oluşan Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarını Doğu Akdeniz’e sevk etmiş bulunmaktadır.  Bu kapsamda, Barbaros Hayrettin Paşa ve Oruç Reis isimli sismik araştırma gemileri ile Fatih ve Yavuz isimli sondaj gemilerimiz bölgede Türk Deniz Kuvvetlerinin refakatında güvenle görevlerini yürütmektedirler. GKRY ve İsrail adına araştırma/sondaj çalışmaları yapan yabancı bayraklı gemilerin Türk Deniz Yetki Sahasına izinsiz girmeleri nedeniyle, zaman zaman Türk askeri unsurları tarafından müdahale edilerek saha dışına çıkarılmaları sağlanmıştır.

 GKRY’nin uluslararası hukuka aykırı olarak tek yanlı attığı adımlarla bölgedeki siyasi tansiyonu yükseltmesi ise sadece kendisine zarar verecektir. Zira, Rumların bu tahrik edici yaklaşımlarını devam ettirmeleri halinde Doğu Akdeniz’de sıcak bir çatışma çıkması ihtimali mümkün görünmektedir. Tüm bu haksız girişimlere karşı Türkiye, meseleyi diplomatik usullerle ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde çözüme kavuşturmanın yollarını aramış ve aramaya da devam etmektedir. Ancak, Türkiye’nin gerektiğinde askeri ve ekonomik tedbirlere başvurmaktan çekinmeyeceğini de dünya kamuoyunun bilmesi gerekmektedir.

Görüleceği üzere, Doğu Akdeniz’in merkezinde yer alan ve dünya devletleri için jeopolitik bir çekim merkezi haline gelen Kıbrıs’ın önemi, yeni keşfedilen petrol ve doğalgaz yatakları nedeniyle daha da artmış bulunmaktadır. Bu nedenledir ki uluslararası oyuncular Kıbrıs üzerinde çeşitli senaryolar geliştirmektedirler. Her biri farklı amaçlar güden bu planların ortak paydası Kıbrıs Adası üzerinde mutlak hâkimiyet sağlamak ve bölgedeki enerji kaynaklarından pay almaktır. Bu bakımdan Türkiye’nin, güvenliği açısından hayati bir öneme haiz bulunan haklı Kıbrıs davasını yakından takip etmek, giderek ağırlaşan uluslararası baskılara göğüs germek ve nihayet Kıbrıs’ta barış ve huzurun garantörlüğü misyonunu ilelebet sürdürmek, Türkiye için vazgeçilmez bir mecburiyettir.

Türkiye, son dönemde attığı stratejik dış politika hamleleri ile gerek uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerini gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Kıbrıs Türk Halkının siyasi ve ekonomik haklarını korumakta kararlı olduğunu göstermiştir. Türkiye-Libya sınırlandırma anlaşmasıyla Türk Milleti, Mavi Vatan’ını korumakta hiç tereddüt etmeyeceğini tüm dünyaya ilan etmiş oldu.

Bu noktada, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamak suretiyle birtakım ittifaklar kurmaya çalışan İsrail, Mısır ve Lübnan’a da şunu hatırlatmak isteriz: Eğer kıyıdaş ülke olarak Türkiye ile ikili sınırlandırma anlaşmaları yapmaları halinde, GKRY tarafından gasp edilmiş yetki alanlarının bir kısmını geri kazanmaları mümkün bulunmaktadır. Velhasıl, Doğu Akdeniz’de kalıcı barış ve huzur,  GKRY/Yunanistan ve bölge dışı ülkelerle yapılan Türkiye’siz ittifaklarla değil, bilakis, bölgenin en güçlü ülkesi Türkiye ile birlikte hareket etmekle sağlanabilecektir.

Ğ. KIBRIS’TA KAPSAMLI ÇÖZÜM MÜZAKERELERİNİN ESASLARI

Kıbrıs’ta taraflar, birbirinden tamamen farklı parametreler üzerinde çözüm aramaktadırlar. İşte, müzakerelerin “her konuda anlaşma sağlanmadan, hiçbir konuda anlaşma sağlanmış sayılmayacağı” prensibini de dikkate aldığımızda, bu farklı yaklaşımların bir çözüme ulaşması ihtimalinin ne kadar zayıf olduğunu da maalesef görebilmekteyiz.

Mesela, Rum tarafı, başkan ve başkan yardımcısının tek liste halinde doğrudan halkoyuyla seçilmesini öngören başkanlık sistemini önerirken, Türk tarafı iki kesimlilik ve siyasi eşitlik ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle bu öneriye şiddetle karşı çıkmaktadır. Türk tarafı, başkan ve başkan yardımcısının senatoda ayrı ayrı seçilmesini istemektedir. 2010 yılı başlarında, Türk tarafınca, başkan ve yardımcısı için çapraz oylama yapılması önerisi yapılmış, Rum tarafı bu öneriye sıcak bakmakla birlikte paketi bütün olarak reddetmiştir.

Ayrıca, Rum tarafı, güvenlik ve garantörlük sisteminin devam etmesini istememekte ve AB’nin garantörlüğünü yeterli görmektedir. Türk tarafı ise Türkiye’nin garantörlüğünü vazgeçilmez kabul etmektedir.

 Tük tarafı, mülkiyet konusunun takas ve tazminat yöntemiyle toplu olarak çözümünden yanayken, Rum tarafı bu konunun bireysel olarak ve iade yöntemiyle çözülmesinde ısrar etmektedir. Yine Türk tarafı toprak konusunun iki kesimlilik ilkesine göre ve iki ayrı halkın yoğun olarak yaşadığı bölgeler dikkate alınarak çözülmesini isterken, Rum tarafı göçmenlerin topraklarına geri dönmesini savunmaktadır.

Rumlar, Ada’daki tüm yerleşiklerin Türkiye’ye geri dönmesini isterken, Türk tarafı bunun belirli sayıda olmasını istemektedir.

Ayrıca, Türk tarafı müzakerelerde takvimlendirmeyi ve uluslararası toplumun sürece hakemlik yapmasını savunurken, Rum tarafı buna şiddetle karşı çıkmaktadır.

H. KIBRIS’TA ÇÖZÜMÜN ŞİFRELERİ

Kapsamlı çözüm müzakereleri kapsamında Kıbrıslı liderler görüşmelerini, zaman zaman kesintilere uğramakla birlikte, özellikle Türk tarafının olumlu gayretleri sayesinde yürütülmeye çalışılmaktadır. Ancak, sürecin kalıcı bir anlaşma ile sonuçlanması ihtimali de giderek zayıflamaktadır.

Peki, 52 yıldır çok sayıda girişime rağmen Rum/Yunan tarafıyla bir çözüme ulaşılamadığı halde şimdi Ada’da adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılması mümkün müdür?  

Bu sorunun cevabına ulaşabilmek için şu 5 sorunun cevabını aramamız gerekecektir: 

1- Kıbrıs’ta çözülmeye çalışılan problem nedir?

2- Ada’da taraflar nasıl bir çözüm istemektedir?

3- 52 yıldır çözülemeyen Kıbrıs Meselesinin şimdi, aylar içinde çözülmesi mümkün müdür?

4- Ada’nın gerçekleri nelerdir?

5- KKTC Cumhurbaşkanı (Mustafa Akıncı)’nın müzakerelerde dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir? 

Şimdi bu soruları kısaca cevaplamaya çalışalım:

Soru 1- Kıbrıs’ta çözülmeye çalışılan problem nedir?  

– Kıbrıs’ta problem; Zürih ve Londra Anlaşmaları ile tesis edilen 1960 Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti Devletinin 1963 yılında Rumlar tarafından yıkılması ve Kıbrıslı Türklerin bu devlet mekanizmasından tamamen dışlanarak, tedhiş ve katliamlara maruz bırakılmasıdır.

– Kıbrıs’ta problem, GKRY’nin, uluslararası camia tarafından Ada’nın tek meşru hükümeti olarak kabul ediliyor olmasıdır.

-Yine Kıbrıs’ta problem, Rumların haksız bir şekilde AB üyesi yapılmış olmasıdır.

-Kıbrıs’ta bir diğer problem, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini tanımaması ve Kıbrıs Türk Halkını azınlık olarak görmesidir.

-Nihayet Kıbrıs’ta Problem, Rum/Yunan tarafının 1960’ta tesis edilen garanti sistemini inkâr etmesidir.  

Soru 2- Kıbrıs’ta taraflar nasıl bir çözüm istemektedirler?

Kıbrıs’ta taraflar, birbirinden tamamen farklı çözümler istemektedirler. Kuşkusuz bu farklılık, tarafların probleme farklı teşhisler koymalarından kaynaklanmaktadır.

Kıbrıs Türk Tarafı bugüne kadar, Kıbrıslı Liderler arasında yürütülen ve iki toplumlu, iki kesimli, siyasi eşitliğe sahip iki kurucu devletten müteşekkil bir federasyon modelini esas alan çözüm müzakerelerine tam destek vermiştir. Ne var ki Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitliğe razı olmamışlar, Kıbrıs Türklerini hep azınlık olarak görmek istemişlerdir.  Binaenaleyh, 1968 yılından beri devam eden çözüm görüşmeleri ve mutabık kalınan birçok BM çözüm planları Rumların uzlaşmaz tutumları yüzünden akamete uğramıştır. Türkiye ve KKTC, Rum/Yunan tarafının bu uzlaşmaz tavırlarından hiçbir sonuç alınamadığı ve alınamayacağı gerçeğinden hareketle Kıbrıs Meselesine dair çözüm parametrelerinde değişikliğe gitmeyi tercih etmiştir.

Esasen, son 10 yıldır gerek yayınlanmış kitap ve makalelerimizde gerekse panel ve konferanslarımızda müteaddit defalar dile getirdiğimiz bu politika değişikliğinin bugün kabul görmesiyle birlikte Kıbrıs Meselesinin yakın zamanda çözüme kavuşturulmasının mümkün olabileceğini düşünmekteyiz. Bu vesileyle, Türkiye ve Kıbrıs Türk Halkının meseleye bakışı ve yeni çözüm parametrelerini, Rum/Yunan tarafına ve bihassa milletlerarası camianın nazarı dikkatine sunmak isteriz. Buna göre, 1960 Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963’te silah zoruyla bozulmuş, 1974’te Yunan cuntasının darbesiyle de ortadan kalkmıştır. Kıbrıs’ta iki ayrı halk, iki ayrı egemen devlet vardır. Velhasıl,  “Kıbrıs’ta çözüm, Ada’daki gerçekler çerçevesinde, Egemen eşitlik temelinde iki devletli bir yapıyla, yani iki ayrı egemen devletin varlığını devam ettirmesi ile mümkün olabilecektir. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi devam edecektir.”

Rumların çözüm beklentileri ise Türk Tarafından tamamen farklıdır. Kıbrıs Rum tarafı çözümün, yeni bir ortaklıkta veya egemen iki devlet temelinde değil, Rumların egemenliğindeki sözde Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında olmasını istemektedir.  GKRY eski Lideri Hristofyas ” Bize söylemek istedikleri gibi yeni ortaklık yoktur, yeni devlet yoktur. Yeni bir devlet haline dönüşecek olan Kıbrıs cumhuriyetidir”  demiştir. Yine, Eski Rum Liderlerden Papadopulos “Ben halkımdan bir Devlet teslim aldım. Onu topluma dönüştüremem” demiştir. Ayrıca, Rumlara göre Garanti ve İttifak Anlaşmaları yürürlükten kalkacak, Ada’daki Türk Askeri geri çekilecek, on binlerce yerleşik Türkiye’ye dönecektir.  

Soru 3- 52 yıldır çözülemeyen Kıbrıs Meselesinin yakın zamanda çözülmesi mümkün müdür?

Bu noktada, Kıbrıs’ta yürütülen kapsamlı çözüm müzakerelerinin başarı şansını azaltan ana sebeplerden kısaca bahsetmemizde yarar bulunmaktadır; 

– Görüşmelerin başarı şansını azaltan en önemli faktör, Hristofyas’ın  “Biz sessiz ve özlü çalışırız” şeklinde özetlediği ikiyüzlü Rum/Yunan politikasıdır. Bu, son derece tehlikeli bir yaklaşımdır ve çok dikkatli olunması gereken bir konudur. Nitekim, 10 yıl GKRY Liderliği yapan Glafkos Klerides’in, “Yıllarca masaya oturduk ama anlaşma niyetimiz yoktu. Hiçbir anlaşmaya da imza atmadan laf ola görüşmeleri sürdürdük ve sonunda da Türkleri anlaşmazlıkla suçladık” ifadeleriyle itiraf ettiği Rum psikolojisi, bugün de geçerliğini korumaktadır. Kısaca, Rumların anlaşmaya niyetleri yoktur.

– Kıbrıs’ta yürütülen kapsamlı çözüm görüşmelerinin başarıyla sonuçlanmasını engelleyen bir diğer faktör ise görüşmelerin “her konuda anlaşma sağlanmadan, hiçbir konuda anlaşma sağlanmış sayılmayacağı” prensibiyle yürütülmesidir. Zira, Kıbrıs gibi karmaşık bir meselede tarafların her konuda uzlaşmaya varması mümkün bulunmamaktadır.

– Ayrıca, Rum tarafı, güvenlik ve garantörlük sisteminin devam etmesini istememekte veAB’nin garantörlüğünü yeterli görmektedir. Türk tarafı ise Türkiye’nin garantörlüğünü vazgeçilmez kabul etmektedir. Garantörlük Türkiye’nin kırmızı çizgisidir. Müzakere konusu dahi edilemez. 1959 Zürih ve Londra Anlaşmaları halen yürürlüktedir. Bugüne kadar da taraflardan hiçbirisi Anlaşmanın kaldırılmasına yönelik resmi bir başvuruda bulunmamıştır. Kaldı ki uluslararası hukuka göre taraflardan biri, tek başına Anlaşmayı feshedememektedir.

– Müzakerelerin önündeki bir diğer zorluk ise, Tük tarafı, mülkiyet konusunun takas ve tazminat yöntemiyle toplu olarak çözümünden yanayken, Rum tarafı bu konunun bireysel olarak ve iade yöntemiyle çözülmesinde ısrar etmektedir. Yine Türk tarafı, toprak konusunun iki kesimlilik ilkesine göre ve iki ayrı halkın yoğun olarak yaşadığı bölgeler dikkate alınarak çözülmesini isterken, Rum tarafı göçmenlerin topraklarına geri dönmesini savunmaktadır.

– Rumlar, Ada’daki tüm yerleşiklerin Türkiye’ye geri dönmesini isterken, Türk tarafı bunun belirli sayıda olmasını istemektedir.

– Ayrıca, Türk tarafı müzakerelerde takvimlendirmeyi ve uluslararası toplumun sürece hakemlik yapmasını savunurken, Rum tarafı buna şiddetle karşı çıkmaktadır.

– Rum/Yunan tarafı, “tek egemenlik”, “tek vatandaşlık” ve “tek uluslararası kişilik” gibi temel kavramlara, tamamen Rum egemenliğini çağrıştıran anlamlar yüklemektedir.

– Uluslararası toplum, GKRY’ni meşru ‘Kıbrıs Hükümeti’ olarak tanımaktadır. Ayrıca, Rum tarafı haksız bir şekilde AB üyesi yapılmıştır. Hem, meşru kıbrıs hükümeti olarak tanınan ve hem de AB üyesi olan Rumların, Kıbrıslı Türklerle uzlaşması mümkün değildir.

– Kıbrıs’taki çözüm müzakerelerinin önündeki bir diğer engel ise Güney Kıbrıs’ta yapılan Başkanlık seçimleridir. Zira Rumlar her seçim öncesinde zamana oynamakta ve yıllar süren oyalama taktiği uygulamaktadır. Genellikle Rum Liderler, seçim bahanesiyle masadan kaçmakta veya Türk tarafını masadan kaçırtmakta ve müzakere sürecini en az bir-birbuçuk yıl durdurmaktadırlar.

Tüm bu zorluklar, Ada’da yürütülen çözüm müzakerelerinin başarı şansını azaltan ciddi faktörlerdir.

Öte yandan, her iki toplum lideri nasıl bir anlaşmaya varırlarsa varsınlar, son sözü, Kıbrıs Türk Halkı söyleyecektir. Yani, varılacak bir anlaşma, Ada’nın her iki kesiminde eşzamanlı olarak referanduma sunulacaktır.  

Tüm bu farklı yaklaşımları bir arada değerlendirdiğimizde, 3. sorumuzun yani “50 yıldır çözülemeyen Kıbrıs Meselesinin, aylar içinde çözülmesi mümkün müdür? Sorusunun cevabını da vermiş olmaktayız. “Kıbrıs Rum tarafının çözüm parametreleri değişmediği sürece, Kıbrıs’ta yakın zamanda bir çözüm mümkün görünmemektedir.

Soru 4- Kıbrıs’ta Çözümün Şifreleri Nelerdir? 

Kıbrıslı liderlerin, gerek kendi toplumlarını ve gerekse uluslararası kamuoyunu oyalamaktan vazgeçip, öngörülebilir çözümler üzerinde çalışmaları daha uygun olacaktır. Biz Türk tarafı olarak Kıbrıs’ta çözümün “Ada’daki gerçekler” temelinde olması gerektiğini savunuyoruz. Peki nedir bu gerçekler? 

– 1960 Garanti ve ittifak Anlaşmaları halen yürürlüktedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Ada üzerinde, uluslararası hukuktan kaynaklanan garantörlük hak ve yetkisi devam etmektedir. Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlük yetkisi devredilemez ve kaldırılamaz.

– Ada’da dini, dili ve kültürü tamamen birbirinden farklı iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı egemen devlet vardır. 

– 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963 yılında ortaklık statüsünü kaybetmiş ve bu tarihten itibaren sadece Rumları temsil eden Güney Kıbrıs Rum Yönetimi haline dönüşmüştür.

– Kıbrıslı Türkler, Adanın Kuzey kesiminde, kendi ülke sınırları içerisinde, bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) eliyle egemenliklerini kullanmaktadırlar.

– Yunan Cuntası’nın Kıbrıs’ta enosis’i gerçekleştirme ve kuşatma altına aldıkları Kıbrıslı Türkleri yok etme aşamasına geldikleri bir sırada, Türkiye’nin, Garanti Anlaşmasından kaynaklanan yetkisini kullanarak 1974 Temmuz’unda düzenlediği Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk Toplumunu, adeta uçurumun kenarından çekip kurtarmıştır. Bu bakımdan Türkiye, kesinlikle Ada’da ‘işgalci’ konumunda olmayıp, barış ve huzurun güvencesi olarak Ada’daki varlığını sürdürmektedir.

 – Bilakis Avrupa Birliği, uluslararası hukuka ve kuruluş prensiplerine aykırı olarak, GKRY’yi güya tüm Ada’yı temsilen! ve tek yanlı olarak tam üye yapmakla, Ada’da işgalci konumuna düşmüştür.

 – Adanın fiilen ikiye bölünmesinin asıl nedeni, esasen 1974 Barış Harekâtı değil, Rumların Türklere karşı uyguladıkları katliamlar ve sürgün politikalarıdır.

– Osmanlı Devleti’nin bakiyesi konumundaki diğer tüm Müslüman-Türk Topluluklarında olduğu gibi, Kıbrıs Türk Toplumu üzerinde de Türkiye’nin tarihi ve kültürel sorumlulukları bulunmaktadır. Ayrıca, Ada Türkiye’nin stratejik çıkarları açısından vazgeçilmez bir öneme sahiptir.

– Kıbrıs Türk Tarafı daima çözümden yana tavır takınmış, Ada’da, tamamen eşit iki toplumlu, iki kesimli bir Federasyon kurulması yönündeki BM çabalarını desteklemiş, fakat Rumlar her defasında bu çözüm formüllerini reddeden taraf olmuştur.

– Kıbrıslı Türkler, 24 Nisan 2004 tarihinde Annan Planı’na “evet” demesine rağmen, Kıbrıslı Rumların tek taraflı olarak, güya tüm Ada’yı temsilen AB üyesi yapılması, sadece çözümsüzlüğün daha da derinleşmesine katkıda bulunmuştur. AB’nin bu tavrı Garanti ve İttifak Anlaşmalarına da aykırılık teşkil etmiştir. Kıbrıs Türk Halkına AB tarafından verilen sözler tutulmamış, vaat edilen mali yardımlar yapılmamış, Doğrudan Ticaret Tüzüğü uygulanmamış ve Kıbrıslı Türkler üzerindeki yıkıcı izolasyonlar devam ettirilmiştir.

– Rumların, “tek egemenlik”, “tek vatandaşlık”, “tek uluslar arası kişilik” gibi kavramlara, Rum egemenliğine dayanan anlamlar yüklediğini dikkate almak gerekmektedir.

– AB’nin KKTC’yi, sözde ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkin kontrolü altında bulunmayan bölgeler’ olarak nitelemesi ve tüm izolasyonlara rağmen Kıbrıslı Türkleri de AB vatandaşı olarak görmesi doğru değildir. Kıbrıslı Türklerin dünya siyasi arenasında onurlu ve saygın bir yer edinmelerinin yegâne güvencesinin KKTC ve Türkiye olduğu gerçeğinin göz ardı edilmemesi bilhassa önem arz etmektedir.

– Kıbrıs’ta çözüm, Ada’daki gerçekler çerçevesinde, Egemen eşitlik temelinde iki devletli bir yapıyla, yani iki ayrı egemen devletin varlığını devam ettirmesi ile mümkün olabilecektir. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi devam edecektir.

– Kıbrıslı Liderler tarafından ulaşılacak bir çözüm, Ada’nın her iki kesiminde eşzamanlı olarak referanduma sunulacaktır.

– Ada’da her iki halkın meşru ve temel hak ve çıkarlarını gözetecek adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılamaması halinde, mevcut statünün devam etmesi ve KKTC’nin milletlerarası camia tarafından tanınmasına yönelik çabaların artırılması en uygun yol olacaktır.

Ada’nın bütün bu gerçekleri aslında, Kıbrıs’ta çözümün şifreleridir. İşte, Kıbrıs’ta umutların yeniden yeşerebilmesi için evvela Rumların bu şifreleri iyi kavramış olmaları ve ikiyüzlü diplomasiyle dünya kamuoyunu aldatmaktan vazgeçmeleri gerekmektedir. Zira Rum/Yunan tarafı iyi bilmelidirler ki, Ada’da çözüm, Türk tarafının vereceği tavizlerle değil fakat Rumların göstereceği uzlaşmacı yaklaşımlarla mümkün olabilecektir. Türkiye’nin ise, Rum-Yunan şantajlarına boyun eğmeden dik duruşunu devam ettirmesi, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerinden asla taviz vermemesi büyük önem arz etmektedir.  

Soru 5- KKTC Cumhurbaşkanı (Mustafa Akıncı)’nın müzakerelerde dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?

– Kıbrıs Türk Halkının yakın geçmişte yaşadığı acı olayları daima hatırda tutmalıdır.

– Ada’daki kalıcı barış ve huzur ortamının yegâne teminatı Türkiye’dir.

– Ana Vatansız bir KKTC’nin var olması mümkün değildir.

– Ada üzerindeki “Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi” ile “Ada’daki Türk Askeri varlığı”,  “iki kesimlilik” ve “Kıbrıs Türk halkının kurucu eşit ortaklığı” kırmızı çizgilerimizdir. Müzakere edilemez.

– KKTC’deki yerleşiklerin temel hak ve özgürlükleri kısıtlanamaz.

– Türkiye’nin tam üye olmadığı bir Avrupa Birliği’nin, Kıbrıs Türklerinin meşru ve temel hak ve çıkarlarını güvence altına alacak bir çözüm bulması mümkün değildir.

– Sessiz ve özlü çalışan klasik Rum/Yunan siyasetinde hiçbir değişiklik olmamıştır, olmayacaktır.

– Enosis hayali çöpe atılmamıştır, atılmayacaktır.

– Anastasiadis’in bir Klerides’ten veya Hristofyas’tan hiçbir farkı yoktur.

– Kısaca, ihtiyatlı bir iyimserlik içerisinde müzakere yürütülmesi gerekmektedir. 

I. SONUÇ

Esasen, “Bizim istediğimiz olursa çözüm olur” şeklinde bir yaklaşımla müzakere yürüten Rumlarla bütünlüklü bir anlaşmaya varılması neredeyse imkânsız görünmektedir. Fakat, Rumlar eğer Kıbrıs Türk halkının eşit egemenliğini tanır ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünü müzakere konusu yapmaktan vazgeçerlerse, Ada’da adil ve kalıcı bir çözüme ulaşılması ihtimali her zaman var olacaktır. Ne var ki 1 Mayıs 2004 tarihine kadar meşru “Kıbrıs hükümeti” olarak milletlerarası camiada tanınıyor olmanın verdiği rahatlıkla hiçbir anlaşmaya yanaşmayan Rumlar, bu tarihten itibaren, AB üyesi olmanın da verdiği ekstra rahatlıkla, hem şımarık bir çocuk edasıyla uzlaşmaz tavırlarını pekiştirmişler ve hem de Türkiye’nin AB sürecini engelleme çabası içine girmişlerdir. GKRY’nin tek taraflı olarak ve Türkiye’den önce AB üyesi yapılması kuşkusuz yanlış olmuştur. Şimdi ise, Kıbrıs’ı birleştirme kisvesi altında Ada’nın bir bütün olarak yutulması gündemdedir. Ancak Türkiye, bu planın önündeki en büyük engel olarak görülmektedir. Nitekim özellikle Rum-Yunan tarafı ile AB temsilcilerinin “Türkiye’nin AB yolunun Kıbrıs’tan geçtiği” yönündeki beyanatları esasen, Türk Askerinin Ada’dan çekilmesi, Garanti ve İttifak Anlaşmalarının ortadan kaldırılarak, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hak ve yükümlülüklerinin elinden alınması ve KKTC’nin yok sayılması temennisinden başka bir anlama gelmemektedir.  

Anastasiadis’in müzakerelerden beklentisi bellidir. Rum Lider, Türkiye’yi Ada’dan dışlayarak, Kıbrıs Türklerini azınlık konumuna düşüren, tamamen Rum egemenliğine dayalı bir çözüme ulaşmak istemektedir. Bu noktada Akıncı’nın çok dikkatli olması, Rumlar, Kıbrıslı Türklerle birlikte, eşit koşullarda bir arada yaşamayı kabul etmedikleri sürece Ada’da adil ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasının mümkün olmadığı gerçeğini iyi görmesi gerekmektedir. Aslında, geçmişte Rum mezalimi altında çok zor dönemler geçiren, evinden, köyünden sürgün edilen Kıbrıs Türk halkı artık Rumlarla birlikte yaşamak istememektedir.

Özellikle 1963, 1967 ve 1974’ta yaşananlar, Türklerin Rumlarla birlikte yaşama arzularını tamamen ortadan kaldırmıştır. Kıbrıs’ta 1963 kanlı Noel olaylarını yerinde yaşamış olan, İngiliz gazeteci-yazar Henry Scott Gibbsons’un da kitabında açıkladığı gibi, bir gecede 103 Türk köyü boşaltılmış, içinde canlı insanlar bulunduğu halde Türk evleri dozerlerle yıkılıp çiğnenmiş, köylerde dozerlerle açılan çukurlara kadın ve çocuklar doldurulup canlı canlı toprakla üstleri örtülmüş, Lefkoşa hastanesinde 23 yaralı Türk tahıl kırma makinelerine atılmıştır. Maalesef, örnekleri çoğaltmak mümkündür. Rumların Türkleri yok etmeye yönelik bu katliamları esasen tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşmiş ve olaylara bizzat şahit olan yerli-yabancı çok sayıda gazeteci-yazar tarafından kayda alınmıştır. 

İşte, 1974 Barış Harekâtıyla birlikte barış ve huzur ortamına kavuşan Kıbrıslı Türkler, kesinlikle o acı dolu günlere geri dönmek istememektedirler. Benzer olayların tekrarlanmamasını kim garanti edebilir? AB mi? Elbette hayır. Kıbrıslı Türk soydaşlarımızın güvenliğinin yegâne garantörü Anavatan Türkiye’dir. Ada’da 46 yıldır barış ve huzurun güvencesi olan Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri’dir. Gerçekler bu kadar ortada iken, Rumlardan veya Brüksel’den medet ummak nafile çabadır.

Nitekim, “Ada’da AB’nin garantisi bize yeter, Türkiye’nin garantörlüğüne ihtiyacımız yok” gibi söylemlerin, Türkiye’yi dışlamaya yönelik taktiklerin bir parçası olduğunu görmek gerekmektedir. Ayrıca, Kıbrıs’ın bir bütün olarak, Türkiye’siz bir AB’ye dâhil edilmesine razı olmak, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçmek anlamına gelecektir. Zira Rum/Yunan tarafı, uluslararası toplumun baskısıyla varılacak bir çözüm çerçevesinde, Kıbrıs Türk tarafının kazanılmış haklarını, (iki toplumluluk, iki kesimlilik, Türkiye’nin garantörlüğü gibi) Türkiye’nin üye olmadığı bir AB içinde kolaylıkla aşındırabileceğini düşünmektedir. 

Başta AB olmak üzere uluslararası toplumun Kıbrıs Rum Yönetimini “meşru Kıbrıs Hükümeti” olarak tanımaya devam ettikleri sürece, Rumların çözüme yanaşmaları mümkün olmayacak ve uzlaşmaz tutumlarını devam ettireceklerdir. Kıbrıs meselesinin AB’nin kuruluş ilkelerine göre çözülemeyeceğinin de artık anlaşılması gerekmektedir. Esasen Brüksel, 1960’ta tesis edilen güvenlik ve garantiler sistemini yıkarak Ada’nın yeni garantörü olma hesapları yapmaktadır. AB tarafından Kıbrıs nedeniyle askıya alınan 8 müzakere faslının da derhal serbest bırakılması gerekmektedir. Ayrıca Kıbrıslı Rumlar, Avrupa Parlamentosu’ndaki Kıbrıslı Türklere tahsis edilmiş olan iki sandalyeyi işgal etmeye devam etmektedirler.  

 Kıbrıslı liderlerin, gerek kendi toplumlarını ve gerekse uluslararası kamuoyunu oyalamaktan vazgeçip, öngörülebilir çözümler üzerinde çalışmaları daha uygun olacaktır. Biz Türk tarafı olarak Kıbrıs’ta çözümün “Ada’daki gerçekler” temelinde olması gerektiğini savunuyoruz. Raporumuzda ayrıntılı olarak ele alınan Ada’nın bütün bu gerçekleri aslında, Kıbrıs’ta çözümün şifreleri gibidirler. İşte, Kıbrıs’ta umutların yeniden yeşerebilmesi için evvela Rumların bu şifreleri iyi kavramış olmaları ve ikiyüzlü diplomasiyle dünya kamuoyunu aldatmaktan vazgeçmeleri gerekmektedir. Türkiye’nin ise, Rum-Yunan şantajlarına boyun eğmeden dik duruşunu devam ettirmesi, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerinden asla taviz vermemesi büyük önem arz etmektedir.  

Kıbrıs’ta Liderler nasıl bir uzlaşmaya varırsa varsın, son sözü Kıbrıs Türk Halkı söyleyecektir. Kıbrıs Türk Halkının ise, kendi egemenliği altında onurlu ve saygın bir yaşam sürmesine engel olacak hiçbir çözüme evet demesi mümkün değildir. Netice itibariyle, Kıbrıs’ta tarih tekerrür etmektedir. Kısaca, ne AB’nin ve ne de küresel güçlerin baskısı, Kıbrıs’ta Rumlar lehine bir anlaşmayı mümkün kılamayacaktır. Anavatan Türkiye’nin kırmızı çizgilerini hiçbir güç ihlal edemeyecektir. Uluslararası Anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerine dayanan Türkiye’nin, Kıbrıs’ta bir oldu-bittiye izin vermesi de mümkün değildir.

Son zamanlarda Rum medyasında yayınlanan ve Güzelyurt ile Karpaz’ı Rum sınırları içinde gösteren haritaların da hiçbir değeri yoktur. Kıbrıs’ta çözüm, Rumlara toprak vererek değil, bilakis, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum Toplumlarının toprak bütünlüklerini koruyan ve tarafların siyasi eşitliğine dayanan yeni bir federal ortaklık devleti çatısı altında mümkün olabilecektir. 

Bilinmelidir ki Kıbrıs ve Kıbrıs Türk Halkının yegâne güvencesi Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bu meyanda Türkiye, Hulefa-i Raşidin’in mirası ve Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olan Kıbrıs ve Kıbrıs Türk Halkı üzerindeki tarihi sorumluluğunun bilinciyle hem Ada’da ve hem de Doğu Akdeniz’de barış ve huzura katkı sağlamaya devam edecektir.

Umuyoruz ki, Kıbrıs Türk Halkı Annan Planında olduğu gibi bu defa da Rum-Yunan ikilisi ve AB tarafından aldatılmaz. Kıbrıs Türklerinin “sütten dili yanan, yoğurdu üfleyerek yer” misali, bu defa çok dikkatli olmaları gerekmektedir. Ada’da, dini, dili ve kültürü tamamen farklı iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı egemen devlet vardır. Bunlar, Kıbrıs’ın gerçekleridir ve muhtemel bir çözüm bu gerçekler temeline oturtulmalıdır. Böylesi bir çözüm, Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerinin önünü açabileceği gibi Kıbrıslı her iki toplumun meşru ve temel hak ve çıkarlarına da hizmet edebilecektir. Aksi halde, Kıbrıs’ta çözümsüzlük derinleşecek ve esasen çözümsüzlük çözüm haline gelecektir.

Rumların, Kıbrıs Meselesinin sonsuza dek masada kalamayacağı ve Kıbrıs Türk Halkının egemenliğinden asla vazgeçmeyeceği gerçeğiyle yüzleşmekten başka çareleri kalmamıştır. Rumların görmesi gereken bir hakikat daha vardır ki o da Türk Milletinin Kıbrıslı soydaşlarının her zaman koruyucu şemsiyesi olmaya devam edeceği ve şehitlerin kanıyla sulanmış bu topraklarda adil, kapsamlı ve kalıcı bir barış ortamı sağlanıncaya kadar da uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yükümlülüklerini tereddüt etmeksizin yerine getireceğidir. Eğer Rum tarafı bu defa da çözüme engel olursa, Kıbrıs Türk Halkının dünya ile bütünleşmesi ve KKTC’nin uluslararası toplum tarafından tanınması sürecinin önüne geçemeyecek ve böylece Ada’nın ikiye bölünmesindeki tarihi misyonunu da tamamlamış olacaktır. 

Türkiye, Kıbrıs’ın bir “Yunan Adası” olmasına asla müsaade etmeyecektir. Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olan Kıbrıs’ın yegâne güvencesi Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bu meyanda Türkiye, Kıbrıs Türk halkı üzerindeki tarihi ve kültürel sorumluluğunun bilinciyle ve uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri çerçevesinde, sadece Kuzey Kıbrıs’ın değil, tüm Ada’nın garantörü olarak, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de barış ve huzura katkı sağlamaya devam edecektir. Kıbrıs Türk tarafı, Ada’da çözümün şifrelerini (Ada’nın gerçekleri) tüm dünyaya ilan etmiştir. Kıbrıs’ta arzulanan barış ortamı ancak bu şifrelerin doğru anlaşılmasıyla mümkün olabilecektir. Ne yazık ki Rum/Yunan tarafı bu gerçekleri görmezden gelmektedir. Ancak, Kıbrıs meselesinin sonsuza dek masada kalamayacağını dikkate aldığımızda, makul bir süre içerisinde, Kıbrıs’ta adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılamadığı takdirde ─ki gerçekleşmesi mümkün görünmemektedir─ mevcut statünün devamını, yani egemen eşitlik temelinde iki devletli yapının devamının, bu kapsamda, KKTC’nin uluslararası toplum tarafından tanınmasını sağlamanın en doğru yol olacağını da tüm tarafların dikkatine sunmak isteriz.

Kaynakça:

1. ÇOĞAL, Nejat, “Kıbrıs’ta Nafile Çözüm Arayışları; Talat-Hristofyas Süreci” (1. Baskı 2011; 2. Baskı 2014)  

2. ÇOĞAL, Nejat, “AB’nin Türkiye Paradoksu” (1. Baskı 2012).

3. ÇOĞAL, Nejat. Kıbrıs ve AB konularında yayınlanmış tüm makaleleri.

Share This: